11 Eylül 1980 akşamına kadar her gün 10-15 kişinin öldürüldüğü olaylar, 12 Eylül 1980 günü bıçak gibi kesilmişti. Kemal Akkurt, kaleme aldığı yazıda 12 Eylül darbesinin yalnızca bir askeri müdahale değil, aynı zamanda ağır bir insanlık suçu olduğunu vurguluyor. Akkurt, darbe öncesi yaşanan kaos ortamının darbeyle son bulmasının, darbenin meşrulaştırılması için kullanıldığını belirtiyor.
Darbe Öncesi Kaos ve 12 Eylül'ün Gelişi
1970'li yılların sonlarında Türkiye, siyasi istikrarsızlık, ekonomik kriz ve sokak çatışmalarıyla sarsılıyordu. Sağ-sol çatışmaları nedeniyle her gün ortalama 10-15 kişi hayatını kaybediyordu. 12 Eylül 1980 sabahı, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik Konseyi, yönetime el koydu. O gün, tüm ülkede sokağa çıkma yasağı ilan edildi ve binlerce kişi gözaltına alındı. Akkurt, bu müdahalenin öncesindeki ölümlerin aniden durmasının, darbenin halk nezdinde bir kurtuluş gibi algılanmasına yol açtığını, ancak bunun aldatıcı olduğunu ifade ediyor.
Darbe sonrasında ülke genelinde geniş çaplı tutuklamalar yapıldı. İnsan Hakları Derneği'nin verilerine göre, 12 Eylül döneminde 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 230 bin kişi askeri mahkemelerde yargılandı, 517 kişi idam cezasına çarptırıldı ve 50 kişi idam edildi. Ayrıca 171 kişi işkence sonucu hayatını kaybetti, 14 kişi kaçarken öldü, 73 kişi kuşkulu bir şekilde yaşamını yitirdi. Bu rakamlar, darbenin insan hakları ihlalleri açısından ne denli ağır olduğunu gözler önüne seriyor.
İnsanlık Suçu Kavramı ve 12 Eylül
Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü'ne göre, insanlık suçları; cinayet, imha, köleleştirme, sürgün, hapsetme, işkence, tecavüz, cinsel kölelik, zorla hamile bırakma, zorla kısırlaştırma, ırk ayrımcılığı ve diğer insanlık dışı eylemleri kapsar. 12 Eylül darbesi sırasında işlenen fiillerin birçoğu bu tanıma girmektedir. Akkurt, darbe yönetiminin bu suçları işlerken kendisini 'milli irade' adına hareket ettiğini iddia ettiğini, ancak bunun hiçbir hukuki ve ahlaki dayanağı olmadığını belirtiyor.
Darbeciler, 1982 Anayasası'nı hazırlayarak kendilerini yargı dokunulmazlığına aldılar. Geçici 15. madde ile 12 Eylül dönemi sorumluları hakkında yasal takibat yapılamayacağı hükmü getirildi. Bu madde, 2010 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle kaldırıldı. Ancak bugüne kadar darbe sorumluları yargı önüne çıkarılamadı. Akkurt, bu durumun mağdurlar için büyük bir adaletsizlik olduğunu vurguluyor.
Darbenin Toplumsal Etkileri ve Bugüne Yansımaları
12 Eylül darbesi, Türkiye'nin siyasi, sosyal ve kültürel yapısını derinden etkiledi. Sendikalar kapatıldı, dernekler yasaklandı, binlerce akademisyen üniversitelerden atıldı. Siyasi partiler feshedildi, siyasetçiler yasaklandı. Darbe, toplumsal hafızada derin yaralar açtı. Akkurt, bu yaraların hâlâ sarılamadığını, darbe mağdurlarının ve ailelerinin adalet beklediğini ifade ediyor.
Darbe sonrası dönemde işkence görenler, yerinden edilenler, yakınlarını kaybedenler için yeterli tazminat ve özür sağlanmadı. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi kuruluşlar, 12 Eylül darbesini insan hakları ihlalleri bağlamında raporladı. Ancak Türkiye'de darbe dönemi yeterince araştırılmadı, kamuoyu önünde tartışılmadı. Akkurt, toplumsal yüzleşmenin gerekliliğine dikkat çekiyor.
Adalet Arayışı ve Sorumluluk
12 Eylül davası, 2010'daki anayasa değişikliğinin ardından açılabildi. Ancak davanın sanıkları Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya, 2014 yılında mahkûm edilse de, karar Yargıtay tarafından bozuldu ve dava zamanaşımına uğradı. Her iki isim de 2015 yılında hayatını kaybetti. Akkurt, darbecilerin yargılanamamasının, devletin geçmişle yüzleşme konusundaki isteksizliğini gösterdiğini savunuyor.
Bugün hâlâ 12 Eylül'ün hesabı sorulmadı. Mağdurlar adalet bekliyor. Sivil toplum kuruluşları, darbe döneminde işlenen suçların insanlık suçu olarak tanınması ve faillerin cezalandırılması için mücadele ediyor. Ancak siyasi irade eksikliği ve toplumsal unutkanlık, bu mücadeleyi zorlaştırıyor.
Kemal Akkurt'un yazısı, 12 Eylül'ü bir kez daha hatırlamak ve insanlık suçu gerçeğiyle yüzleşmek için bir çağrı niteliğinde. Darbe, yalnızca bir gün değil, sonrasında yaşanan işkenceler, kayıplar ve yasaklarla birlikte bir bütün olarak ele alınmalı. Türkiye'nin demokratikleşme süreci, ancak bu karanlık dönemle hesaplaşarak ilerleyebilir. Aksi takdirde, benzer acıların tekrarlanması riski her zaman var olacaktır.