Birleşmiş Milletler'in son verilerine göre, 7 Ekim 2023'ten bu yana işgal altındaki Batı Şeria'da İsrail ordusu ve yasa dışı Yahudi yerleşimcilerin saldırıları sonucu 6 bin 400'den fazla Filistinli aile zorla yerinden edildi. Tehcir, bölgede insani krizi derinleştirirken, İsrail hükümetinin aşırı sağcı kanadından gelen açıklamalar uluslararası hukuka aykırı politikaların sinyalini veriyor.
Tehcirin boyutları ve BM raporları
BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA) tarafından derlenen verilere göre, yerinden edilen ailelerin büyük çoğunluğu, yerleşimci şiddeti ve askeri operasyonlar nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kaldı. Özellikle Ramallah, Nablus, El-Halil ve Cenin çevresinde yoğunlaşan tehcir dalgası, 2024 yılı boyunca hız kesmeden devam etti. OCHA, sadece Ekim 2024'te 500'den fazla Filistinlinin yerinden edildiğini raporladı. Yerinden edilen aileler, çoğunlukla çadır kentlerde veya akrabalarının yanında hayatta kalma mücadelesi veriyor.
İsrail yönetimi, tehcir kararlarını genellikle "güvenlik gerekçesi" veya "izinsiz inşaat" bahanesiyle alıyor. Ancak uluslararası hukuk kuruluşları, bu uygulamaların sistematik bir etnik temizlik politikası olduğunu vurguluyor. Amnesty International ve Human Rights Watch gibi kuruluşlar, yerleşimci şiddetinin devlet tarafından desteklendiğini ve cezasız kaldığını belgeledi.
Smotrich'in açıklamaları ve yasal zemin
Tehcirin arkasındaki isimlerden biri olan İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada "Filistin halkı diye bir halk yok" diyerek işgali ve tehcir politikalarını meşrulaştırmaya çalıştı. Smotrich, aynı zamanda Batı Şeria'daki yasa dışı yerleşim yerlerinin genişletilmesi için bütçe ayırdığını açıkça dile getirmişti. Aşırı sağcı politikacı, daha önce de Filistin köylerinin yok edilmesi gerektiğini savunmuştu.
Smotrich'in sözleri, İsrail'in 1967'den bu yana sürdürdüğü işgal politikasının ideolojik temelini oluşturuyor. Uluslararası Adalet Divanı (UAD), 2024 yılında verdiği danışma görüşünde, İsrail'in Batı Şeria'daki yerleşim faaliyetlerinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve derhal durdurulması gerektiğini hükme bağladı. Ancak İsrail, bu karara uymayı reddediyor.
Uluslararası tepkiler ve insani durum
BM Genel Sekreteri António Guterres, Batı Şeria'daki tehcirlerin "kabul edilemez" olduğunu belirterek İsrail'e uluslararası hukuka uyma çağrısı yaptı. Avrupa Birliği de yerleşimci şiddetini kınayan açıklamalar yayımladı, fakat somut yaptırım konusunda adım atmakta isteksiz. ABD yönetimi ise zaman zaman "endişe" dile getirse de İsrail'e yönelik askeri desteğini sürdürüyor.
Yerinden edilen Filistinlilerin durumu her geçen gün kötüleşiyor. Çadır kentlerde temiz su, gıda ve sağlık hizmetlerine erişim yok denecek kadar az. Kış aylarının yaklaşmasıyla birlikte insani yardım kuruluşları acil çağrı yapıyor. BM Filistin Mültecileri Yardım ve Bayındırlık İşleri Ajansı (UNRWA), yeterli fon sağlanamazsa yardımların durabileceği uyarısında bulundu.
Tehcirin arka planı: 1948'den bugüne
Batı Şeria'daki zorla yerinden etme politikaları yeni değil. 1948'deki Nekbe (Büyük Felaket) sırasında yüz binlerce Filistinli evlerini terk etmek zorunda kalmıştı. 1967 Altı Gün Savaşı'nın ardından İsrail'in Batı Şeria'yı işgaliyle birlikte yerleşim faaliyetleri hız kazandı. Bugün Batı Şeria'da 700 binden fazla Yahudi yerleşimci yaşıyor ve bu sayı her yıl artıyor. Yerleşim yerleri, Filistin topraklarını parçalayarak iki devletli çözümü fiilen imkânsız hale getiriyor.
Son tehcir dalgası, Gazze'deki savaşın Batı Şeria'ya yayılmasının bir sonucu olarak da okunabilir. İsrail, Gazze'deki askeri operasyonlarını genişletirken, Batı Şeria'da da baskıyı artırarak Filistinlileri topraklarından koparma stratejisi izliyor. Uluslararası toplumun etkisiz kaldığı bu süreçte, Filistinlilerin direnişi ve hayatta kalma mücadelesi sürüyor.
Sonuç olarak, Batı Şeria'daki tehcirler, sadece insani bir felaket değil, aynı zamanda uluslararası hukukun ve insan haklarının açıkça ihlali anlamına geliyor. Smotrich gibi isimlerin açıklamaları, İsrail'in işgal politikalarını ideolojik olarak meşrulaştırma çabasının bir parçası. Uluslararası toplumun sessizliği ise bu politikaların devamını cesaretlendiriyor. Filistin halkının kendi topraklarında var olma mücadelesi, küresel adalet arayışının merkezinde durmaya devam ediyor.