Türkiye ekonomisi son yıllarda büyüme performansıyla dikkat çekerken, açıklanan son veriler bu büyümenin meyvelerinin toplumun geneline eşit dağılmadığını gözler önüne serdi. Kişi başına düşen milli gelirde kağıt üzerinde artış yaşanmasına karşın, milli gelirden emeğin aldığı pay tarihi düşük seviyelere gerilerken, sermayenin kâr payı rekor kırdı. Bu durum, gelir dağılımındaki adaletsizliğin derinleştiğini ve ekonomik büyümenin toplumsal refaha dönüşmediğini ortaya koyuyor.
Büyüme Rakamları ile Gelir Dağılımı Arasındaki Makas
Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre, geçtiğimiz yıl kişi başına milli gelir 12 bin dolar seviyesini aşarak tarihi bir rekora imza attı. Ancak bu artış, çalışanların cebine yansımadı. Milli gelirden ücretlilerin aldığı pay, son 20 yılın en düşük seviyesine inerken, şirket kârları ve sermaye gelirlerinin payı ise aynı dönemde belirgin şekilde arttı. Uzmanlar, bu tabloyu 'büyüme pastasından emeğin aldığı payın küçülmesi' olarak yorumluyor.
Ekonomistlere göre, bu gelişmede enflasyon, kur politikaları ve verimlilik artışlarının ücretlere yansımaması etkili oldu. Özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde ücretlerin satın alma gücü erirken, şirketlerin fiyatlama davranışları ve kâr marjlarını koruma çabaları, gelir dağılımındaki bozulmayı hızlandırdı. İş gücü piyasasında kayıt dışı istihdamın yaygınlığı ve sendikalaşma oranlarının düşüklüğü de ücretlilerin pazarlık gücünü zayıflatan diğer faktörler olarak öne çıkıyor.
Sermaye Gelirlerindeki Patlama ve Yatırım Eğilimleri
Veriler, sermaye gelirlerindeki artışın yalnızca büyük ölçekli işletmelerle sınırlı kalmadığını, aynı zamanda finansal yatırımlardan elde edilen kazançların da ciddi bir ivme yakaladığını gösteriyor. Borsa İstanbul'da yaşanan rekor yükselişler ve faiz oranlarındaki artış, tasarruf sahiplerine önemli kazançlar sağlarken, bu durum gelir dağılımını daha da bozdu. Ekonomi yönetiminin uyguladığı politikaların sermaye lehine işlediği eleştirileri güçlenirken, ücretlilerin enflasyon karşısında ezildiği bir tablo ortaya çıkıyor.
Öte yandan, iş dünyası temsilcileri, kârlılıktaki artışın yatırımlara dönüşmesi gerektiğini savunurken, mevcut tabloda şirketlerin kârlarını daha çok finansal piyasalara yönlendirdiği görülüyor. Üretim ekonomisinden ziyade finansal kazançlara dayalı bu büyüme modeli, uzun vadede sürdürülebilirlik endişelerini de beraberinde getiriyor. İmalat sanayinin milli gelirdeki payı gerilerken, hizmetler sektörünün ve finansal faaliyetlerin payı artmaya devam ediyor.
Çalışanların Katma Değer İçindeki Payı Düşüyor
Yapılan araştırmalar, Türkiye'de çalışanların katma değer içindeki payının son on yılda ciddi şekilde azaldığını gösteriyor. 2010'lu yılların başında iş gücü ödemelerinin milli gelir içindeki oranı yaklaşık yüzde 38 iken, bu oranın günümüzde yüzde 30'un altına düştüğü tahmin ediliyor. Gelişmiş ülkelerde bu oranın yüzde 50'nin üzerinde olduğu düşünüldüğünde, Türkiye'nin gelir dağılımında dünya ortalamasının oldukça altında kaldığı anlaşılıyor.
Bu düşüşün arkasında yatan nedenlerden biri de asgari ücret politikaları ve ücret artışlarının enflasyon karşısında yetersiz kalması. Hükümetin uyguladığı ücret politikaları, özellikle alt gelir gruplarının alım gücünü desteklemeye yönelik olsa da, bu destekler gelir dağılımındaki bozulmayı önlemeye yetmiyor. Ayrıca, vergi sisteminin dolaylı vergilere dayanması ve gelir vergisi tarifesinin alt dilimlerdeki ücretlileri orantısız şekilde etkilemesi, emek gelirlerinin net değerini azaltan önemli bir faktör olarak öne çıkıyor.
Gelir dağılımındaki bu bozulma, yalnızca sosyal adalet açısından değil, ekonomik istikrar açısından da riskler barındırıyor. İç talebin zayıflaması, üretim ekonomisini olumsuz etkilerken, toplumsal huzursuzlukların artmasına da zemin hazırlayabiliyor. Bu nedenle uzmanlar, büyümenin kapsayıcı hale getirilmesi için yapısal reformlara ihtiyaç olduğunu vurguluyor.
Sonuç olarak, Türkiye ekonomisi büyüyor ve kişi başına gelir artıyor ancak bu büyümenin meyveleri toplumun geneline yayılmıyor. Gelir dağılımındaki adaletsizliğin derinleşmesi, ülkenin geleceği açısından önemli bir tehdit oluşturuyor.