Son günlerde YouTube, Instagram ve TikTok'ta milyonlarca izlenme alan bir röportaj serisi, dijital içerik üreticilerinin nefret söylemini nasıl eğlenceye dönüştürdüğünü gözler önüne seriyor. Amerika ve Avrupa sokaklarında yapılan söyleşilerde, içerik üreticileri “Nereli olduğunuzu söyleyin, ama ülkenizin adını vermeden” sorusunu yöneltiyor. Katılımcıların verdikleri yanıtlar arasında aşağılayıcı ifadeler, klişeler ve nefret söylemi yer alıyor. Bu videolar kısa sürede viral olurken, içerik üreticileri aldıkları tepkilere rağmen paylaşımlarını sürdürüyor ve hatta bu tepkilerle dalga geçiyor. Olay, dijital platformlarda nefret söyleminin ticarileşmesi ve dokunulmazlık hissinin yaygınlaşması tartışmalarını beraberinde getirdi.
Nefret söylemi eğlence malzemesi mi?
Röportaj formatı ilk bakışta masum bir sokak söyleşisi gibi görünse de, sorunun kendisi katılımcıları belirli bir kalıba sokmaya zorluyor. “Nereli olduğunuzu söyleyin, ama ülkenizin adını vermeden” ifadesi, katılımcıların kendi kimliklerini olumsuz çağrışımlarla tanımlamasına kapı aralıyor. Videolarda sıkça “terörist”, “çingene”, “mülteci” gibi aşağılayıcı etiketler kullanılıyor. Bu içerikler, milyonlarca kez izlenerek algoritmalar tarafından daha geniş kitlelere ulaştırılıyor. İçerik üreticileri, gelen eleştirilere yanıt olarak yeni videolar çekiyor ve nefret söylemini alaycı bir dille savunuyor. Örneğin, bir TikTok kullanıcısı “Bize kızanlar aslında bizi izliyor, reklam gelirlerimiz artıyor” diyerek durumu ticarileştirdiklerini itiraf ediyor. Bu tavır, nefretin “dokunulmazlık hissi” içinde normalleştiğini gösteriyor.
Platformların sorumluluğu ve yasal boşluklar
Dijital platformların topluluk kuralları nefret söylemini yasaklasa da, bu tür içerikler genellikle “eğlence” veya “sokak röportajı” etiketiyle paylaşıldığı için denetimden kaçabiliyor. YouTube, Instagram ve TikTok'un algoritmaları, etkileşim oranı yüksek içerikleri öne çıkarıyor; bu da nefret söylemi içeren videoların daha fazla görüntülenmesine yol açıyor. Avrupa Birliği'nin Dijital Hizmetler Yasası (DSA) ve Amerika'da bazı eyaletlerin çıkardığı yasalar, platformlara içerik kaldırma yükümlülüğü getirse de, uygulamada yaptırımlar yetersiz kalıyor. Türkiye'de ise 5651 sayılı kanun kapsamında nefret söylemi içeren içerikler suç teşkil ediyor; ancak yurt dışı merkezli platformlarda denetim zorluğu yaşanıyor. Uzmanlar, içerik üreticilerinin bu boşluktan faydalandığını ve “dokunulmazlık hissi”yle hareket ettiğini belirtiyor.
Toplumsal etkiler ve nefretin normalleşmesi
Bu tür içeriklerin yaygınlaşması, toplumda önyargıların pekişmesine ve nefret söyleminin sıradanlaşmasına neden oluyor. Genç yaşta bu videolara maruz kalan bireyler, belirli etnik veya kültürel gruplara yönelik olumsuz tutumlar geliştirebiliyor. Sosyal medya analitiği şirketi SocialBlade'in verilerine göre, söz konusu röportaj serisinin yer aldığı hesaplar son bir ayda ortalama %300 abone artışı yaşadı. Bu artış, nefret söyleminin ticari bir meta haline geldiğini gösteriyor. Öte yandan, bazı kullanıcılar bu içerikleri eleştirmek için kampanyalar başlatsa da, platformların yavaş müdahalesi tepkilere yol açıyor. Nefret söylemiyle mücadelede sivil toplum kuruluşları, medya okuryazarlığının artırılması ve platformların şeffaf raporlama yapması gerektiğini vurguluyor.
Sonuç olarak, nefret söyleminin eğlence kılıfı altında yayılması, dijital çağın en önemli sorunlarından biri haline geldi. İçerik üreticilerinin dokunulmazlık hissi, yasal ve etik denetimin zayıflığından besleniyor. Bu videoları izleyen milyonlar, farkında olmadan nefretin normalleşmesine katkıda bulunuyor. Platformların algoritmik düzenlemeleri ve kullanıcıların bilinçli tepkisi, bu döngüyü kırmada kilit rol oynayabilir. Aksi halde, nefretin gülünçleştirildiği bir dijital ekosistemde, toplumsal barış daha da zarar görecek.