Küresel ısınmanın etkisiyle Türkiye'nin üç denizinde de sıcaklıklar rekor seviyelere ulaştı. Karadeniz, dünyada en hızlı ısınan deniz konumuna gelirken, iki sistem arasında sıkışan Marmara Denizi'nde oksijensiz ölü bölgeler ve ekolojik yıkım tehlikesi baş gösterdi. Uzmanlar, bu durumun deniz ekosistemi için geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurabileceği konusunda uyarıyor.
Karadeniz'de sıcaklık rekoru
Karadeniz, son 30 yılda yüzey sıcaklığında 1,5 derecelik bir artış yaşadı. Bu, küresel ortalamanın iki katından fazla. Uzmanlara göre, Karadeniz'in kapalı bir deniz olması ve kuzeyden gelen soğuk su akıntılarının azalması bu ısınmayı hızlandırdı. Sıcaklık artışı, balık türlerinin göç yollarını değiştirirken, denizanası patlamalarına ve bazı türlerin yok olma riskine yol açıyor.
Marmara'da oksijen yok
Marmara Denizi, Karadeniz ve Akdeniz arasında sıkışmış durumda. Bu iki farklı su kütlesinin etkisiyle oluşan tabakalaşma, derinlerde oksijenin tükenmesine neden oluyor. 2021'de başlayan müsilaj (deniz salyası) sorunu, oksijensiz bölgelerin genişlemesiyle daha da kötüleşti. Bilim insanları, Marmara'da oksijen seviyesinin kritik eşiğin altına düştüğünü ve 'ölü bölge' olarak adlandırılan alanların arttığını belirtiyor.
Ekolojik yıkım kapıda
Uzmanlar, mevcut gidişatın devam etmesi halinde deniz ekosisteminin çökme noktasına gelebileceğini ifade ediyor. Özellikle Marmara'da balıkçılık faaliyetleri ciddi şekilde etkilenirken, Karadeniz'de hamsi ve istavrit gibi ticari türlerde azalma gözleniyor. Sıcaklık artışı ayrıca deniz suyu seviyesinde yükselmeye ve kıyı erozyonuna neden oluyor.
Bu durum karşısında atılması gereken adımlar var. Uzmanlar, atık yönetiminin iyileştirilmesi, deniz koruma alanlarının genişletilmesi ve sera gazı emisyonlarının azaltılması gerektiğini vurguluyor. Ancak bu önlemlerin etkili olabilmesi için küresel çapta koordineli bir çaba şart. Türkiye, denizlerinin geleceği için acil eylem planları geliştirmeli ve bunları uygulamaya koymalıdır. Aksi halde, denizlerimizdeki canlılık yerini sessiz bir ölüme bırakabilir.
Denizlerdeki bu kritik durum, sadece çevresel bir mesele değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal bir krizdir. Balıkçılık, turizm ve kıyı yerleşimleri bu krizden doğrudan etkileniyor. Tüm paydaşların bir araya gelerek sürdürülebilir çözümler üretmesi, denizlerimizi gelecek nesillere aktarmanın tek yoludur.