AKP iktidarının, Osmanlı İmparatorluğu'nun monarşik ve teokratik yapısına özendiği ve bu anlamda halk egemenliğine dayalı cumhuriyete karşıt bir noktada konumlandığı, özellikle 2007 yılından itibaren meydana gelen olgularla kanıtlanmış durumda. Bu tespit, son yıllarda artan otoriterleşme, dinî referansların siyasal alana müdahalesi ve fetih söyleminin devlet politikası haline gelmesiyle somutlaşıyor.
2007 Sonrası Dönüşümün Kilometre Taşları
2007 yılı, Türkiye siyasetinde bir kırılma noktası olarak öne çıkıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşanan kriz, AKP'nin yargı ve ordu üzerindeki etkisini artırmasına zemin hazırladı. Aynı yıl Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararı ve ardından gelen erken seçim, iktidarın sivil alanı dönüştürme iradesini ortaya koydu. 2010 Anayasa değişikliği referandumu ise yargı bağımsızlığını zayıflatırken, yürütmenin kontrolünü güçlendirdi. Bu süreçte AKP, kendisini "milli irade"nin tek temsilcisi olarak konumlandırarak, cumhuriyetin kurucu değerlerinden uzaklaşan bir siyaset izledi.
2011 seçimlerinin ardından gelen üçüncü dönemde, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı arasındaki yetki paylaşımı fiilen sona erdi. 2014'te ilk kez doğrudan halk tarafından seçilen cumhurbaşkanı, partili kimliğini koruyarak yürütmenin tek merkezini oluşturdu. 2017 referandumuyla getirilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırarak monarşik bir yapıya kapı araladı. Artık cumhurbaşkanı, hem devletin hem hükümetin başı, hem de partisinin genel başkanı olarak denetlenemez bir güce sahip.
Dogmatik Söylem ve Fetihçi Politikaların Kanıtları
AKP'nin dogmatik yönelimi, yalnızca yönetim yapısında değil, söylem ve pratikte de kendini gösteriyor. 2007'den bu yana düzenlenen "fethin yıl dönümü" etkinlikleri, Ayasofya'nın 2020'de camiye dönüştürülmesi, İstanbul'un fethinin her yıl büyük törenlerle kutlanması, iktidarın fetihçi bir tarih anlayışını benimsediğinin işaretleri. Bu etkinliklerde kullanılan dil, geçmişteki fetihleri yücelterek bugünkü siyasi hedeflere meşruiyet kazandırma amacı taşıyor. Örneğin, 2020'de Ayasofya'nın ibadete açılması, cumhuriyetin laiklik ilkesine doğrudan bir meydan okuma olarak yorumlandı.
Eğitim alanında yapılan değişiklikler de dogmatik eğilimi güçlendirdi. 2012'de çıkarılan 4+4+4 eğitim sistemiyle imam hatip okullarının önü açıldı; zorunlu din dersleri genişletildi. 2017'de müfredattan evrim teorisi çıkarıldı, yerine yaratılışçılık getirildi. Bu adımlar, bilimsel düşünce yerine dogmatik inancın devlet eliyle yaygınlaştırılması olarak değerlendiriliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütçesi ve yetkileri artırılırken, hutbelerde siyasi mesajlar verilmesi, dinin siyasete alet edilmesinin somut örnekleri arasında.
Halk Egemenliğine Karşı Monarşik Özlem
AKP'nin cumhuriyete karşı konumlanışı, yalnızca dinî referanslarla sınırlı değil. Parti programında ve lider kadrosunun söylemlerinde sık sık Osmanlı'ya atıf yapılması, "yeni Türkiye" söylemiyle eski düzenin eleştirilmesi, cumhuriyetin kurucu felsefesinden kopuşu simgeliyor. 2015'ten itibaren "Başkanlık Sistemi" tartışmaları, 2017'deki referandumla sonuçlandı ve kuvvetler ayrılığı fiilen askıya alındı. Cumhurbaşkanının partili olması, yargı üyelerinin atanmasında etkili olması, basın ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması, monarşik yönetim tarzının göstergeleri.
2016'daki darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL, 2018'e kadar sürdü ve yüz binlerce kişi gözaltına alındı, on binlerce kamu çalışanı ihraç edildi. OHAL döneminde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle yargı bağımsızlığı daha da zayıflatıldı. Bu süreç, halk egemenliğinin değil, tek adam yönetiminin pekişmesine hizmet etti. 2019 yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara'nın muhalefete geçmesi, halkın bir kesiminin bu gidişata tepkisini gösterdi; ancak iktidar, seçim sonuçlarını hazmedemeyerek İstanbul seçimlerini iptal etti. Bu olay, cumhuriyetin temel ilkelerinden olan seçimlerin serbestliği ve genel oy ilkesine açık bir müdahaleydi.
Sonuç: Cumhuriyet Değerlerinden Uzaklaşma
AKP iktidarının 2007 sonrası icraatları, dogmatik ve fetihçi bir zihniyetin ürünü olarak Türkiye'yi halk egemenliğinden uzaklaştırdı. Monarşik özentiler, dinî dogmalar ve fetih söylemi, cumhuriyetin laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti niteliklerini aşındırdı. Bugün gelinen noktada, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü ve kuvvetler ayrılığı gibi temel ilkeler büyük ölçüde erozyona uğramış durumda. Bu tablo, Türkiye'nin kurucu değerlerine dönmesi ve gerçek anlamda halk egemenliğini tesis etmesi için mücadelenin önemini ortaya koyuyor.