Pasifik ve Hint Okyanusu'nda yer alan beş alçak rakımlı ada ülkesi, küresel ısınmanın yol açtığı deniz seviyesi yükselmesi nedeniyle topraklarının büyük bölümünü kaybetme tehdidiyle karşı karşıya. Maldivler, Tuvalu, Marshall Adaları, Nauru ve Kiribati, önümüzdeki yıllarda tamamen sular altında kalma riskiyle mücadele ederken, hükümetler nüfuslarını güvenli bölgelere taşımak için şimdiden planlar hazırlıyor.
Tehdit Altındaki Ülkeler ve Mevcut Durum
Maldivler, ortalama 1,5 metre rakıma sahip 1.192 adadan oluşuyor. 2023'te hükümet, gelecekteki iklim mültecilerini barındırmak için Hindistan ve Sri Lanka ile görüşmeler yürüttü. Tuvalu ise 2023'te Avustralya ile imzaladığı anlaşmayla, her yıl belirli sayıda vatandaşını iklim göçmeni olarak kabul ettirme hakkı elde etti. Marshall Adaları, ABD ile serbest birlik anlaşması kapsamında vatandaşlarına ABD'de yaşama hakkı tanıyor. Nauru, deniz seviyesinin yükselmesine karşı kıyı tahkimatı projelerine yatırım yapıyor. Kiribati ise 2014'te Fiji'den 20 kilometrekarelik arazi satın alarak nüfusunu yerleştirme planını duyurmuştu.
Bu ülkelerin toplam nüfusu 600 binin altında. Ancak kaybedecekleri sadece toprak değil; kültürel miras, egemenlik hakları ve uluslararası hukukta devlet statüleri de tartışma konusu. Deniz seviyesi yükselmesi senaryolarına göre, 2100'e kadar bu beş ülkenin bazıları tamamen yaşanmaz hale gelebilir.
Uluslararası Hukuk ve Göç Planları
Uluslararası hukuk, deniz seviyesi yükselmesi nedeniyle toprak kaybeden devletlerin statüsünü netleştirmiş değil. 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, devletlerin karasularını belirli bir kara parçasına dayandırıyor. Toprak sular altında kalırsa, münhasır ekonomik bölgeler ve kıta sahanlığı hakları da tehlikeye giriyor. Bu belirsizlik, ada ülkelerini yeni hukuki çözümler aramaya itiyor. Örneğin, Marshall Adaları 2021'de deniz seviyesi yükselse bile deniz sınırlarının korunması için uluslararası topluma çağrı yaptı.
Göç planları kapsamında Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD gibi ülkelerle ikili anlaşmalar yapılıyor. Tuvalu-Avustralya anlaşması, iklim göçü konusunda ilk kapsamlı düzenleme olarak öne çıkıyor. Ancak bu anlaşmalar, ada ülkelerinin egemenliklerini kaybetmeden toplu tahliyeyi nasıl yöneteceği sorusunu beraberinde getiriyor. Bazı uzmanlar, toplu göçün kültürel yok oluşa yol açabileceği uyarısında bulunuyor.
Bu ülkeler ayrıca deniz duvarları, yapay adalar ve yüzen şehirler gibi adaptasyon projelerine yöneliyor. Maldivler, yüzen şehir projesiyle 20 bin kişiyi barındırmayı hedefliyor. Kiribati, mangrov dikimi ve kıyı koruma çalışmaları yürütüyor. Ancak bu projelerin maliyeti, küçük ada ekonomileri için sürdürülemez boyutlarda.
Küresel Sorumluluk ve Gelecek Perspektifi
İklim değişikliğinin başlıca sorumlusu olan sanayileşmiş ülkeler, ada devletlerine karşı tarihsel bir yükümlülük taşıyor. 2015 Paris Anlaşması, küresel sıcaklık artışını 1,5 dereceyle sınırlamayı hedeflese de mevcut politikalar bu hedefin uzağında. Bilimsel projeksiyonlar, 1,5 derece hedefine ulaşılsa bile deniz seviyesinin yüzyıllar boyunca yükselmeye devam edeceğini gösteriyor. Bu durum, ada ülkelerinin kaderinin artık sadece emisyon azaltımına bağlı olmadığını ortaya koyuyor.
Uluslararası toplum, iklim göçü için bağlayıcı bir çerçeve oluşturmakta yavaş kalıyor. 2023'te BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında bir fon oluşturuldu ancak kaynaklar yetersiz. Ada ülkeleri, egemenliklerini koruyacak yeni bir uluslararası statü talebinde bulunuyor. Öneriler arasında, sular altında kalan toprakların deniz sınırı olarak tanınmaya devam etmesi ve vatandaşların çoklu vatandaşlık haklarından yararlanması yer alıyor.
Beş ülkenin geleceği, küresel iklim politikalarının etkinliğine ve uluslararası hukukun yaratıcı çözümler üretme kapasitesine bağlı. Ancak şu anki gidişat, insani bir krizin kapıda olduğunu gösteriyor. Eğer gerekli önlemler alınmazsa, bu ülkelerin halkları yüzyılın sonunda kendi topraklarında yaşayamaz hale gelecek. Bu durum, sadece bir çevre sorunu değil; aynı zamanda siyasi, hukuki ve insani bir mesele olarak dünya gündeminde yerini koruyor.