Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Murat Türkeş, COP31 iklim zirvesinin ardından Türkiye'nin öncülüğünde iklim dirençli gıda ve su güvenliği girişimi başlatılabileceğini belirtti. Türkeş, bu konunun özellikle Akdeniz havzası ve Orta Doğu için kritik olduğunu vurguladı.
COP31 ve Türkiye'nin Rolü
Prof. Dr. Türkeş, COP31'in ardından iklim değişikliğiyle mücadelede yeni bir dönemin başlayacağını ifade etti. Türkiye'nin jeopolitik konumu ve tarımsal potansiyeli sayesinde gıda ve su güvenliği konusunda bölgesel bir liderlik üstlenebileceğini kaydetti. Türkeş, "Türkiye, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini en çok hisseden Akdeniz kuşağında yer alıyor. Bu nedenle iklim dirençli tarım ve su yönetimi konusunda öncü adımlar atabilir" dedi.
İklim değişikliğinin tarımsal üretim ve su kaynakları üzerindeki baskısı her geçen gün artıyor. Kuraklık, sel, sıcak hava dalgaları gibi aşırı hava olayları, gıda zincirini ve su döngüsünü tehdit ediyor. Türkeş, bu tehditlere karşı dirençli sistemlerin kurulması gerektiğini belirtti.
İklim Dirençli Gıda ve Su Güvenliği Nedir?
İklim dirençli gıda ve su güvenliği, iklim değişikliğinin etkilerine rağmen gıda üretiminin ve su kaynaklarının sürdürülebilirliğini sağlamayı amaçlıyor. Bu kapsamda, kuraklığa dayanıklı tarım çeşitleri, su tasarrufu sağlayan sulama teknikleri, yağmur suyu hasadı, atık su geri kazanımı gibi yöntemler öne çıkıyor. Ayrıca, erken uyarı sistemleri ve iklim verilerinin tarımsal planlamada kullanılması da bu stratejinin parçaları arasında.
Türkiye, son yıllarda tarımda verimlilik ve su yönetimi konusunda çeşitli projeler yürütüyor. Ancak Türkeş, bu çabaların iklim değişikliğiyle mücadele perspektifiyle daha da güçlendirilmesi gerektiğini söyledi. "Ülkemizde tarımsal sulamada hala büyük oranda salma sulama yöntemi kullanılıyor. Bu yöntem su israfına yol açıyor. Damla sulama ve basınçlı sulama sistemlerine geçiş hızlandırılmalı" diye konuştu.
Bölgesel ve Küresel İşbirliği Çağrısı
Prof. Dr. Türkeş, iklim dirençli gıda ve su güvenliği girişiminin sadece Türkiye ile sınırlı kalmaması gerektiğini, bölgesel işbirliğinin şart olduğunu vurguladı. "Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri de benzer iklim riskleriyle karşı karşıya. Türkiye, bu ülkelerle bilgi ve teknoloji paylaşımında bulunarak ortak projeler geliştirebilir" dedi.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre, Akdeniz havzasında sıcaklık artışı küresel ortalamanın üzerinde seyrediyor. Bu durum, tarımsal verimliliği düşürürken su kıtlığını da derinleştiriyor. Türkiye, son yıllarda yaşanan kuraklıklarla bu riskin somut etkilerini deneyimledi. 2021 yılında yaşanan kuraklık, birçok barajın doluluk oranını kritik seviyelere indirmişti.
Politika ve Uygulama Önerileri
Türkeş, iklim dirençli gıda ve su güvenliği için atılması gereken adımları şöyle sıraladı:
- Ulusal su politikasının iklim değişikliği senaryolarına göre güncellenmesi
- Tarımsal desteklerin iklim dostu uygulamalara yönlendirilmesi
- Su kayıp-kaçak oranlarının azaltılması için altyapı yatırımları
- Çiftçilerin iklim verilerine erişiminin kolaylaştırılması
- Kuraklığa dayanıklı yerel tohum çeşitlerinin teşvik edilmesi
- Atık suyun tarımsal sulamada yeniden kullanımının yaygınlaştırılması
Bu adımların hayata geçirilmesi için kamu, özel sektör ve üniversiteler arasında işbirliği gerekiyor. Türkeş, Boğaziçi Üniversitesi olarak bu konuda araştırma ve eğitim faaliyetlerine devam edeceklerini sözlerine ekledi.
Sonuç ve Beklentiler
COP31 sonrası dönemde Türkiye'nin iklim diplomasisinde daha aktif bir rol alması bekleniyor. Prof. Dr. Murat Türkeş'in önerisi, Türkiye'nin sadece kendi gıda ve su güvenliğini değil, bölgesel istikrarı da güçlendirebilecek bir vizyon sunuyor. İklim değişikliği, sınır tanımayan bir kriz olduğu için uluslararası işbirliği kaçınılmaz. Türkiye'nin bu alanda öncülük etmesi, hem ülke ekonomisi hem de küresel çevre politikaları açısından stratejik bir hamle olarak değerlendiriliyor.