ABD eski Başkanı Donald Trump’ın göreve gelmesiyle birlikte dış politika sahnesinde belirginleşen ‘Önce Amerika’ (America First) doktrini, Ukrayna ve İran özelinde somut sınavlardan geçiyor. Trump yönetiminin halihazırdaki Ukrayna politikası, bu ideolojinin ete kemiğe bürünmüş hali olarak okunabilir. İdeolojinin en önemli unsurlarını ulusal egemenlik, ekonomik milliyetçilik ve korumacılık, Amerika’nın uluslararası sistemdeki yükünün azaltılması, güç sayesinde barış ve stratejik çıkarların önceliklendirilmesi oluşturuyor. Bu çerçevede Washington’ın Kiev’e yönelik askeri ve mali yardımları sorgulaması, Avrupa müttefiklerine daha fazla sorumluluk çağrısı yapması ve Rusya ile doğrudan müzakere kanallarını açık tutması, söz konusu doktrinin pratik yansımaları olarak öne çıkıyor.
Ukrayna Politikasında ‘Önce Amerika’ İzleri
Trump’ın Ukrayna konusundaki tutumu, Beyaz Saray’daki ilk döneminden bu yana tartışma konusu. 2019’da Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile yaptığı ve siyasi rakibi Joe Biden’ın oğlu Hunter Biden hakkında soruşturma açılması talebini içeren telefon görüşmesi, Trump’ın ilk azil sürecine yol açmıştı. O dönemde Ukrayna’ya sağlanan 400 milyon dolarlık askeri yardımın geçici olarak askıya alınması, ‘Önce Amerika’ yaklaşımının erken bir örneği olarak değerlendirildi. Trump, 2024 seçim kampanyasında da Ukrayna’ya verilen desteğin Avrupa tarafından karşılanması gerektiğini savundu ve savaşı hızla sona erdireceğini vaat etti. Göreve gelmesinin ardından ise Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile diyalog arayışları ve Kiev’e yönelik yardımların gözden geçirilmesi, bu vaatlerin somut adımları olarak yorumlanıyor. Ancak bu politika, Moskova’ya karşı caydırıcılığın zayıfladığı eleştirilerini de beraberinde getiriyor.
Uzmanlar, Trump’ın Ukrayna stratejisinin temelinde Amerikan kaynaklarının doğrudan çatışmaya taraf olmaktan kaçınma ve Avrupa’nın savunma yükünü daha fazla üstlenmesi gerektiği düşüncesinin yattığını belirtiyor. Bu yaklaşım, ‘güç sayesinde barış’ ilkesiyle çelişiyor gibi görünse de, Trump yönetimi askeri gücün caydırıcılık için kullanılmasını, ancak bunun sınırlı ve çıkarlarla orantılı olmasını savunuyor. Ukrayna’ya sağlanan silahların kullanımına ilişkin getirilen kısıtlamalar ve ateşkes çağrıları, bu dengenin bir parçası. Öte yandan, ABD’nin Ukrayna’ya yönelik istihbarat paylaşımını sürdürmesi, tam bir kopuşun yaşanmadığını gösteriyor.
İran Cephesinde Ekonomik Baskı ve Yaptırımlar
‘Önce Amerika’ ideolojisinin İran’a yansıması ise daha çok ekonomik milliyetçilik ve korumacılık ekseninde şekilleniyor. Trump, 2018’de İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan (JCPOA) tek taraflı olarak çekilmiş ve Tahran’a yönelik ‘maksimum baskı’ politikasını başlatmıştı. Bu politika, İran’ın petrol ihracatını kısıtlamayı ve bölgesel nüfuzunu sınırlamayı hedefliyordu. 2024 seçimlerinin ardından Trump’ın tekrar göreve gelmesiyle birlikte, İran’a yönelik yaptırımların sıkılaştırılması ve nükleer programına ilişkin endişelerin yeniden gündeme taşınması bekleniyor. Trump’ın danışmanları, İran’ın nükleer silah edinmesini engellemenin öncelikli olduğunu, ancak bunun için askeri seçenekten ziyade ekonomik ve diplomatik araçların kullanılacağını vurguluyor.
Ancak İran ile olası bir müzakere süreci, ‘Önce Amerika’ ilkeleriyle çelişebilecek unsurlar taşıyor. Zira Trump, anlaşmaların Amerikan çıkarlarına hizmet etmesi gerektiğini savunurken, İran’ın bölgesel faaliyetlerini sınırlamak için verilecek tavizlerin Kongre ve kamuoyunda tepki çekmesi muhtemel. Yine de Beyaz Saray’ın, İran’ın petrol gelirlerini kısıtlarken küresel enerji fiyatlarını dengeleme çabası, ekonomik milliyetçilik ile piyasa istikrarı arasındaki gerilimi gözler önüne seriyor.
İdeolojinin Tutarlılığı ve Gelecek Perspektifi
‘Önce Amerika’ doktrininin Ukrayna ve İran’daki uygulamaları, ideolojinin kendi içinde tutarlı olup olmadığı sorusunu gündeme getiriyor. Ukrayna’da askeri angajmanı azaltma ve Avrupa’ya yükümlülük transfer etme çabası, İran’da ise ekonomik yaptırımlarla baskı kurma stratejisi, aslında aynı mantığın farklı coğrafyalardaki yansımaları. Her iki durumda da Washington, doğrudan askeri müdahaleden kaçınarak, ulusal egemenliği ve ekonomik çıkarları önceliyor. Ancak bu yaklaşım, müttefikler nezdinde güven kaybına yol açabilir ve rakip aktörlerin (Rusya, Çin, İran) bölgesel etkinliğini artırmasına zemin hazırlayabilir.
Trump yönetiminin önümüzdeki dönemde Ukrayna’da ateşkesi teşvik etmek için Rusya’ya yönelik yaptırımları hafifletme ve İran’la koşullu bir anlaşma arayışına girme olasılığı, ‘Önce Amerika’ politikasının esnek yorumları olarak okunabilir. Zira ideoloji, izolasyonizm değil; seçici angajman ve çıkar odaklı iş birliğini öngörüyor. Bu noktada Kongre’deki her iki partiden gelen tepkiler ve kamuoyu yoklamaları, politikanın sınırlarını belirleyecek.
Sonuç olarak, ‘Önce Amerika’ karnesi, Ukrayna ve İran özelinde karışık notlar içeriyor. Bir yanda askeri harcamaların azaltılması ve diplomatik çözümlerin öncelenmesi gibi olumlu adımlar, diğer yanda müttefiklik ilişkilerinde aşınma ve otoriter rejimlere karşı caydırıcılığın zayıflaması riski bulunuyor. Trump’ın ikinci döneminde bu politikaların nasıl evrileceği, yalnızca ABD’nin değil, küresel dengelerin de geleceğini etkileyecek. Bağımsız değerlendirme: ‘Önce Amerika’ doktrini, kısa vadeli çıkarları korumada etkili görünse de, uzun vadede uluslararası istikrar ve ABD’nin liderlik kapasitesi üzerinde aşındırıcı etkiler yaratabilir. Bu nedenle, politikanın şeffaf bir şekilde uygulanması ve müttefiklerle eşgüdüm, başarının anahtarı olacak.