Sivas'ın Altınyayla, Ulaş ve Kangal ilçelerinde hayata geçirilmesi planlanan iki Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) rüzgar enerjisi santrali (RES) projesi, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecinin tamamlanmasıyla gündeme geldi. Bakanlık tarafından onaylanan nihai ÇED dosyası, proje kapsamındaki türbin sayısının azaltıldığını, ancak bazı türbinlerin birinci derece arkeolojik sit alanlarına yalnızca 100-200 metre mesafede konumlandırıldığını ortaya koydu. Bu durum, tarihi ve kültürel mirasın korunması ile yenilenebilir enerji yatırımları arasındaki hassas dengeyi yeniden gündeme taşıdı.
Proje Detayları ve Türbin Sayısındaki Değişiklik
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın koordinasyonunda yürütülen projelerde, başlangıçta toplam 86 türbin planlanmıştı. Ancak ÇED süreci boyunca yapılan değerlendirmeler sonucunda, kuş göç yolları, ekosistem hassasiyetleri ve arkeolojik sit alanlarının korunması gibi faktörler göz önünde bulundurularak türbin sayısında revizyona gidildi. Nihai dosyaya göre, iki ayrı projede toplam 78 türbin yer alacak. Bu azaltma, çevresel etkilerin minimize edilmesi amacı taşırken, yatırım maliyetlerinde de belirli bir oranda düşüşe neden olacak.
Projelerin kurulu gücü ise toplamda 250 MW civarında olacak. Bu kapasite, yaklaşık 200 bin hanenin elektrik ihtiyacını karşılayabilecek düzeyde. Bölgenin rüzgar potansiyeli açısından zengin olması, projelerin ekonomik fizibilitesini güçlendiriyor. Ancak türbinlerin bir kısmının, Altınyayla'daki antik kent kalıntılarına ve çevredeki höyüklere oldukça yakın mesafede konumlanması, arkeologlar ve kültürel miras savunucuları tarafından endişeyle karşılanıyor.
Arkeolojik Sitlere Yakınlık Tartışması
Nihai ÇED raporunda, bazı türbinlerin birinci derece arkeolojik sit alanlarına olan mesafesinin 100 ila 200 metre arasında değiştiği belirtiliyor. Birinci derece arkeolojik sitler, bilimsel çalışmaların yanı sıra koruma amaçlı olarak hiçbir yapılaşmaya izin verilmeyen, en yüksek koruma statüsüne sahip alanları ifade ediyor. Bu durum, projenin mevzuata uygunluğu konusunda soru işaretleri oluşturuyor. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na göre, bu tür alanlarda herhangi bir faaliyet için Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan izin alınması gerekiyor. ÇED sürecinde bu iznin alınıp alınmadığı ise kamuoyuyla paylaşılmadı.
Bölgedeki tarihi kalıntılar arasında, Roma ve Bizans dönemlerine ait yerleşim izleri ile Hitit dönemine uzanan höyükler bulunuyor. Arkeologlar, türbinlerin temel kazıları sırasında bu kalıntıların zarar görebileceği uyarısında bulunuyor. Ayrıca, türbinlerin işletme aşamasında oluşturacağı titreşim ve gürültü, yüzeye yakın arkeolojik katmanlar üzerinde olumsuz etkiler yaratabilir. Bu nedenlerle, bazı sivil toplum kuruluşları projelerin durdurulması veya türbinlerin yerlerinin değiştirilmesi için hukuki süreç başlatmayı değerlendiriyor.
Enerji Politikaları ve Kültürel Miras Dengesi
Türkiye, yenilenebilir enerji kaynaklarının payını artırma hedefi doğrultusunda YEKA projelerine büyük önem veriyor. 2023 yılı itibarıyla rüzgar enerjisi kurulu gücü 11 bin MW'ı aşan ülke, bu alanda Avrupa'da önemli bir konumda. Ancak bu büyüme, doğal ve kültürel miras alanlarıyla çakışma riskini de beraberinde getiriyor. Enerji yatırımlarının hızlandırılması ile tarihi dokunun korunması arasında denge kurulması, sürdürülebilir kalkınmanın temel taşlarından biri olarak görülüyor.
Bu projelerde türbin sayısının azaltılması, çevresel duyarlılığın bir göstergesi olarak olumlu karşılansa da, arkeolojik sitlere bu kadar yakın mesafede türbin konumlandırılması eleştirilere neden oluyor. Uzmanlar, ÇED sürecinde arkeolojik etki değerlendirmesinin daha kapsamlı yapılması gerektiğini ve hassas bölgelerde türbin yoğunluğunun azaltılmasının yanı sıra tamamen kaçınılması gerektiğini vurguluyor. Aksi takdirde, gelecek nesillere aktarılması gereken kültürel mirasın geri dönüşü olmayan kayıplara uğrayabileceği belirtiliyor.
Bağımsız değerlendirme olarak, bu tür projelerde enerji ihtiyacı ile kültürel miras arasındaki çatışmanın çözümünün, şeffaf ve katılımcı bir karar alma sürecinden geçtiği söylenebilir. Yerel halkın, arkeologların ve sivil toplum örgütlerinin görüşlerinin alınması, olası riskleri en aza indirebilir. Ayrıca, türbin yerlerinin belirlenmesinde coğrafi bilgi sistemleri ve arkeolojik haritaların entegre kullanımı, çakışma alanlarını minimize etmek için bilimsel bir yaklaşım sunar. Bu projelerin, hem enerji üretim hedeflerine katkı sağlaması hem de tarihi zenginliğin korunmasına özen göstermesi, sürdürülebilirlik ilkeleriyle uyumlu olacaktır.