Siyaset biliminde ‘süreç olarak faşizm’ kavramı, otoriter rejimlerin kriz anlarında savaşa yönelme dinamiğini açıklıyor. Uzmanlara göre, bu sürecin belirli bir aşamasında rejim iki temel sorunla karşı karşıya kalabiliyor: iç meşruiyet krizi ve ekonomik darboğaz. Bu iki sorun, rejimi dış çatışma arayışına iten en önemli faktörler olarak öne çıkıyor.
İç meşruiyet krizi, halkın rejime olan güveninin sarsılmasıyla başlıyor. Artan işsizlik, enflasyon ve yolsuzluk iddiaları, toplumsal huzursuzluğu körüklüyor. Rejim, bu huzursuzluğu bastırmak için milli birlik söylemlerine ve dış düşman imajına sarılıyor. ‘Süreç olarak faşizm’ teorisi, bu noktada rejimin iç çelişkilerini dışarıya yansıtarak savaş riskini artırdığını öne sürüyor.
Ekonomik darboğaz ve savaşın maliyeti
Ekonomik darboğaz, rejimin ikinci yaşamsal sorunu. Döviz rezervlerinin erimesi, dış borç yükü ve ticaret açığı, rejimi kaynak arayışına itiyor. Savaş, kısa vadede dikkati dağıtsa da uzun vadede maliyetleri katlıyor. Tarihsel örnekler, savaşın rejimi daha da derin bir krize sürükleyebildiğini gösteriyor. Ancak bazı siyasi aktörler, savaşın ‘kurtarıcı’ bir rol oynayabileceğine inanıyor.
Uluslararası ilişkiler uzmanları, savaş tehlikesinin sadece rejimin iç dinamiklerinden değil, aynı zamanda küresel jeopolitik dengelerden de beslendiğini vurguluyor. Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki gerginlikler ve Asya-Pasifik’teki rekabet, savaş riskini küresel ölçekte artırıyor. Bu bağlamda, rejimlerin iç krizleri dış çatışmalara dönüştürme eğilimi, dünya barışı için ciddi bir tehdit oluşturuyor.
Tarihten günümüze faşizm süreçleri
‘Süreç olarak faşizm’ kavramı, faşizmin bir anda değil aşamalı olarak ortaya çıktığını savunuyor. İtalya’da Mussolini, Almanya’da Hitler rejimlerinin yükselişi, ekonomik buhran ve siyasi istikrarsızlık dönemlerine denk geliyor. Benzer şekilde, günümüzde bazı ülkelerde demokratik kurumların zayıflaması, basın özgürlüğünün kısıtlanması ve yargı bağımsızlığının erozyonu, sürecin habercisi olarak değerlendiriliyor.
Siyaset bilimciler, bu sürecin geri döndürülebilir olduğunu ancak bunun için sivil toplum, medya ve uluslararası toplumun somut adımlar atması gerektiğini belirtiyor. Aksi takdirde, rejimlerin savaş riskini göze alarak otoriterleşmeyi derinleştirmesi kaçınılmaz hale geliyor. Türkiye’nin jeopolitik konumu, tarihi deneyimleri ve mevcut siyasi atmosferi, savaş tehlikesi tartışmalarını daha da anlamlı kılıyor.
Sonuç olarak, ‘Ufukta savaş tehlikesi mi var?’ sorusu, sadece anlık gelişmelere değil, derin yapısal dinamiklere odaklanarak cevaplanmalı. Rejimlerin karşılaştığı iki yaşamsal sorun, eğer demokratik ve barışçıl yollarla çözülmezse, savaş ihtimali her zaman masada kalacak. Bağımsız gözlemciler, bu riskin azaltılması için şeffaf yönetişim, ekonomik reformlar ve uluslararası iş birliğini kritik öneme sahip adımlar olarak sıralıyor.