“Şiddet mağduru birçok akademisyen kadın olduğunu biliyor musunuz?” Bu soru, Türkiye'de akademi dünyasında görünmez bir gerçeği işaret ediyor. Yıllarca eğitim alıp doktora yapan, doçentlik ve profesörlük gibi unvanlara ulaşan kadınlar, kampüslerde, ofislerde veya evlerinde şiddetin her türlüsüne maruz kalıyor. Ancak unvanları, saygınlıkları ve toplumsal beklentiler, bu şiddetin üstünü örtüyor. Peki, utanması gereken kim? Şiddet uygulayan mı, yoksa görmezden gelen toplum mu?
Akademisyen Kadınların Şiddet Deneyimleri
Akademisyen kadınlar, hem iş yerinde hem de özel hayatlarında şiddete maruz kalıyor. Mobbing, cinsel taciz, psikolojik baskı ve fiziksel şiddet, akademik ortamlarda sıkça karşılaşılan ancak dile getirilmeyen sorunlar arasında. Birçok kadın, kariyerlerini riske atmamak, itibarını korumak veya “zaten başımıza bir şey gelmez” düşüncesiyle sessiz kalıyor. Oysa araştırmalar, akademide kadınlara yönelik şiddetin yaygın olduğunu gösteriyor. Örneğin, 2020'de Türkiye'de yapılan bir araştırmaya göre, kadın akademisyenlerin %40'ı iş yerinde mobbinge maruz kaldığını belirtiyor. Bu oran, erkek meslektaşlarına göre oldukça yüksek.
Şiddetin türü değişse de sonuçları benzer: Kadınlar, akademik üretkenliklerini kaybediyor, psikolojik sorunlar yaşıyor ve bazen kariyerlerini sonlandırmak zorunda kalıyor. Üstelik bu şiddet, sadece meslektaşlar veya yöneticilerden değil, aynı zamanda öğrencilerden veya eşlerden de gelebiliyor. Üniversite kampüsleri, normalde güvenli alanlar olarak görülse de, kadınlar için birer kafese dönüşebiliyor.
Unvan ve Saygınlık Perdesi
Akademisyen kadınların yaşadığı şiddetin en büyük nedeni, unvanlarının getirdiği beklentiler. Toplum, doktora yapmış, doçent veya profesör olmuş bir kadının “güçlü” olması gerektiğine inanıyor. Bu nedenle, bu kadınlar şiddet gördüklerinde “sen nasıl akademisyensin, nasıl buna izin veriyorsun?” gibi suçlayıcı tepkilerle karşılaşıyor. Oysa şiddet, eğitim seviyesi, unvan veya sosyoekonomik durum ayırt etmiyor. Şiddet, bir güç gösterisi ve kontrol aracıdır; mağdurun kim olduğu önemli değildir.
Ne yazık ki, akademik kurumlar da bu şiddeti görmezden gelme eğiliminde. Üniversiteler, itibarlarını korumak adına şikayetleri örtbas edebiliyor, mağdurları susturabiliyor. Kadın akademisyenler, şikayet ettiklerinde “abartıyorsun”, “yanlış anladın” gibi söylemlerle karşılaşıyor. Bu da onları daha da yalnızlaştırıyor.
Utanması Gereken Kim?
Peki, utanması gereken kim? Şiddet uygulayan kişi mi, yoksa bu şiddeti normalleştiren toplum mu? Akademisyen kadınların yaşadığı şiddet, sadece bireysel bir sorun değil, aynı zamanda yapısal bir sorundur. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ataerkil normlar ve kurumsal ihmaller, bu şiddetin sürmesine neden oluyor. Utanması gereken, şiddeti görmezden gelenler, “ama o çok saygın bir insan” diyerek faili koruyanlar ve mağduru suçlayanlardır.
Çözüm için öncelikle farkındalık yaratmak gerekiyor. Üniversiteler, şiddet ve taciz konusunda etkili politikalar geliştirmeli, şikayet mekanizmalarını güçlendirmeli ve mağdurları korumalı. Ayrıca, toplum olarak kadınların yaşadığı şiddeti ciddiye almalı, onları yargılamak yerine desteklemeliyiz. Akademisyen kadınlar, unvanları ne olursa olsun, öncelikle birer insan ve şiddete maruz kaldıklarında yardıma ihtiyaçları var.
Sonuç olarak, şiddet unvan dinlemiyor. Akademisyen kadınların sessiz çığlıklarını duymak ve harekete geçmek zorundayız. Utanması gereken, şiddeti uygulayan ve görmezden gelenlerdir; mağdurlar değil.