İnsan kendini ele verir. Bakışından, duruşundan, oturuşundan, yürüyüşünden, konuşmasından, üslubundan, kılık kıyafetinden, simasından kim olduğu nasıl birisi olduğu az çok belli olur insanın. Safer Efendi merhum, 'Mürşid müridinin alnına bakınca Fatihasını okur evladım' buyurmuşlar. Seküler tayfa içinse bu durum farklı bir okuma gerektirir; zira onların da alnında yazan vardır ama okumasını bilene.
Siyasette 'partiyi kapattık daha kurmadan' sendromu
Son günlerde siyaset sahnesinde yaşananlar, bu derin sözün ne kadar haklı olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Henüz yeni kurulan bir partinin daha ilk adımlarında yaşananlar, 'partiyi kapattık daha kurmadan' dedirten cinsten. Kimi çevreler, daha partinin programını dahi açıklamadan, kurucularının geçmişine, söylemlerine ve duruşlarına bakarak bir fatiha okuma yarışına girdi. Bu durum, aslında siyasi hayatımızın geldiği noktayı da özetliyor: görüntü, özün önüne geçmiş; algı, gerçeğin yerini almış durumda.
Oysa siyaset, toplumun tüm kesimlerini kucaklaması gereken bir alan. Ancak son yıllarda partiler, daha kuruluş aşamasında dahi kutuplaşmanın tarafı haline getiriliyor. Bir partinin kapatılması, kurulmadan önce kapatılması, sadece o partinin değil, ona oy vermeyi düşünen milyonların da susturulması anlamına gelir. Burada asıl sorun, partinin kendisinden çok, onu kuranların 'alnında yazan'ın ne olduğuyla ilgili.
İnsanın alnındaki yazı ve siyasi duruş
Safer Efendi'nin sözü, aslında bir irfan geleneğinin ürünü. İnsanın dış görünüşünden, hal ve hareketlerinden onun iç dünyasına dair ipuçları yakalanabileceğini söyler. Bu, sadece tasavvufi bir bakış değil, aynı zamanda sosyal psikolojinin de kabul ettiği bir gerçek. İnsanlar, beden dilleriyle, konuşma tarzlarıyla, giyim kuşamlarıyla kim olduklarını ele verirler. Siyasette de durum böyle. Bir siyasetçinin attığı adımlar, sarf ettiği cümleler, kurduğu cümlelerin altındaki niyet, onun 'alnındaki fatihayı' okumamıza imkân tanır.
Ancak seküler tayfa için bu okuma biçimi genellikle farklı işler. Onlar için din, gelenek, görenek bir kenara bırakılmış; yerine modernlik, çağdaşlık, bilimsellik gibi kavramlar konmuştur. Bu nedenle bir siyasetçinin alnında yazanı okumak yerine, onun söylemlerini analiz etmeyi tercih ederler. Oysa söylemler de en az alındaki yazı kadar yanıltıcı olabilir. Bir siyasetçi, kürsüde sarf ettiği sözlerle kendini gizleyebilir ama mikrofon kapandığında, kuliste attığı kahkaha, verdiği selam, takındığı tavır onu ele verir.
Toplumsal kutuplaşmanın yeni yüzü: partiyi kapatmak
Bugün Türkiye'de siaset, adeta bir 'parti kapatma' refleksiyle hareket ediyor. Daha kurulmamış partiler, daha ortaya çıkmamış programlar üzerinden tartışılıyor, kapatılıyor, açılıyor. Bu durum, siyasi hayatın dinamizmini yok ederken, toplumun da siyasete olan güvenini sarsıyor. Vatandaş, 'nasıl olsa kapatılacak' diyerek sandığa gitmekten vazgeçiyor. Oysa demokrasi, farklı seslerin duyulmasıyla güçlenir. Her yeni parti, yeni bir soluk, yeni bir temsil imkânıdır. Onu daha kurulmadan kapatmak, demokrasiyi de kapatmak anlamına gelir.
Öte yandan, partiyi kapatmak isteyenlerin de kendi 'alınlarındaki yazı' okunmalı. Hangi saikle hareket ediyorlar? Gerçekten demokrasi mi istiyorlar, yoksa kendi iktidarlarını mı korumaya çalışıyorlar? Bu soruların cevabı, onların duruşlarında, bakışlarında, söylemlerinde saklı. Safer Efendi'nin dediği gibi, 'mürşid müridinin alnına bakınca fatihasını okur'. Biz de siyasetçilerin alnına bakarak, onların hangi fatihayı okuduklarını anlayabiliriz.
Sonuç olarak, siyasette 'partiyi kapattık daha kurmadan' anlayışı, ne demokrasiye ne de toplumsal barışa hizmet eder. Aksine, var olan kutuplaşmayı derinleştirir, siyasi katılımı azaltır. İnsanın kendini ele verdiği doğrudur; ama bu ele verme, yargılamak için değil, anlamak için olmalı. Siyasetçilerin alnındaki yazıyı okumak, onları daha iyi tanımamıza yardımcı olur; ancak bu okuma, önyargılarla değil, adalet ve hakkaniyet ölçüleriyle yapılmalıdır. Aksi halde, daha kurulmamış partileri kapatmak, aslında kendi geleceğimizi kapatmaktır.