Türkiye, son üç yıldır uygulanan ortodoks ekonomi programının sonuçlarıyla boğuşuyor. “Rasyonel zemine dönüş” vaadiyle başlatılan bu süreç; her gün kepenk indiren yüz binlerce esnaf, kaynamayan tencereler, çarkları duran fabrikalar ve iş arayan milyonların hikayesine dönüştü. Siyasi iktidar, programın kararlılıkla sürdürüleceğini açıklarken, muhalefet ve toplumun geniş kesimleri “Bu gidişatın faturası kime kesilecek?” sorusunu soruyor. Ekonomik krizin siyasi sonuçları, önümüzdeki seçimlerin en belirleyici faktörlerinden biri olmaya aday.
Ortodoks Programın Üç Yılı: Başarı mı, Hayal Kırıklığı mı?
2021 yılında açıklanan ve geleneksel para politikalarına dönüşü öngören program, enflasyonu tek haneye indirmeyi, cari açığı kapatmayı ve sürdürülebilir büyümeyi hedefliyordu. Ancak üç yılın sonunda enflasyon yüzde 60’ların üzerinde seyrediyor; dolar/TL kuru istikrar bulamamış durumda. Merkez Bankası'nın faiz artırımları, kredi maliyetlerini yükseltti; işletmeler iflasın eşiğine gelirken, tüketici alım gücü hızla eriyor.
Esnaf ve sanatkarlar odalarının verilerine göre, yalnızca son bir yılda 150 binden fazla iş yeri kapandı. Özellikle küçük ölçekli işletmeler, artan girdi maliyetleri ve düşen talep karşısında ayakta kalmakta zorlanıyor. “Kepenk kapatan her esnaf, bir ailenin geçim kaynağının yok olması demek” diyen Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu (TESK) yetkilileri, bu tablonun sürdürülemez olduğunu vurguluyor.
Sanayi tarafında da tablo farklı değil. İstanbul Sanayi Odası (İSO) anketlerine göre, sanayicilerin yüzde 70’i finansmana erişimde zorluk yaşadığını belirtiyor. Yüksek faizler, yatırımları durdururken; ara malı ithalatındaki maliyet artışı, üretim maliyetlerini yukarı çekiyor. Bu durum, ihracatçı firmaların uluslararası rekabet gücünü de olumsuz etkiliyor.
Muhalefetin Sesi: “Bu Program Bu Millete Dar Gelir”
Ana muhalefet partisi CHP, programın başından beri eleştirel bir tutum sergiliyor. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, son grup toplantısında yaptığı konuşmada, “Bu ortodoks program, sarayın bekasını düşünerek kurgulandı. Milletin sofrasında ekmeğin küçülmesine seyirci kalamayız. Erken seçim şart” ifadelerini kullandı. Özel, ayrıca seçim sonrası uygulayacakları adalet ve kalkınma programını özetleyerek, toplumun umudunun yeniden yeşermesi gerektiğini savundu.
İYİ Parti cephesinde de benzer eleştiriler yükseliyor. Genel Başkan Meral Akşener, partisinin düzenlediği ekonomi zirvesinde, “İktidar, “enflasyonla mücadele” diyerek içinizi boşalttı. emeklilerimiz açlık sınırında, asgari ücretli vatandaşlarımız üç kuruşun hesabını yapıyor. Bu tablo, yönetememe tablosudur” dedi.
Ekonomistler ise daha temkinli bir dil kullanıyor. Eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, mevcut programın doğru enstrümanları içerdiğini ancak zamanlamanın ve iletişim stratejisinin hatalı olduğunu savunuyor: “Faiz artışı geç kalınmış bir adımdı. Üstelik maliye politikasıyla desteklenmediği için yükü tek başına para politikasına bıraktık. Kur korumalı mevduat gibi uygulamalar, piyasa güvenini zaten zedelemişti. Bu ortamda, sıkılaşmanın faturası kaçınılmaz olarak vatandaşa yansıyor.”
Toplumun Nabzı: Her Geçen Gün Derinleşen Hoşnutsuzluk
Anket şirketlerinin araştırmaları, toplumdaki ekonomik memnuniyetsizliğin siyasi parti tercihlerine yansıdığını gösteriyor. Örneğin, geçtiğimiz hafta açıklanan MetroPOLL anketine göre, seçmenlerin yüzde 58’i ekonominin kötüye gittiğini düşünüyor. İktidarın oy oranı ise son seçimlere göre yaklaşık 5 puan gerilemiş durumda.
Sosyal medyada ve sokakta yükselen tepki, iktidar kanadını da tedirgin ediyor. AK Parti içinde bazı milletvekillerinin, seçim kaygısıyla bu programın esnetilmesi yönünde taleplerde bulunduğu kulislerde konuşuluyor. Ancak Cumhurbaşkanı ve partisinin ekonomi ekibi, politikaların sürdürüleceğinde ısrarcı. Hazine ve Maliye Bakanı, “Bu programın maliyeti olacak. Ama bedelini hep birlikte ödüyoruz” şeklinde özetlenebilecek bir açıklama yaparak, kararlılık mesajı verdi.
Bu tablo, “Fatiha’yı ilk kim okuyacak?” sorusunu akıllara getiriyor. Yani bu programın iflası ve sonucunda ortaya çıkacak siyasi tablo, ilk olarak kimin siyasi mezarını kazacak? İktidar mı, bizzat programın uygulayıcıları mı, yoksa bu krizi fırsata çevirecek muhalefet grupları mı? Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, ekonomik krizlerin iktidarları nasıl değiştirdiğine dair örneklerle dolu. Bu nedenle, gözler şimdiden bir sonraki seçim takvimine çevrilmiş durumda. Halk, sandıkta sadece bir siyasi partiye değil; aynı zamanda bu ekonomik programa ve onun yol açtığı tahribata da oy verecek gibi görünüyor.
Sonuç olarak, ortodoks programın sürdürülemezliği her geçen gün daha görünür hale geliyor. Yaşanan ekonomik kayıplar, toplumsal muhalefeti derinleştirirken; siyasi iktidarın kaderi, büyük ölçüde ekonomik göstergelerin seyrine bağlı. Önümüzdeki günlerde, iktidarın bir rotasyon mu yapacağı, yoksa programa olan inancını mı koruyacağı merak konusu. Ancak bekleyişin bedeli, her geçen gün biraz daha ağırlaşarak ödeniyor.