Brezilya'nın haftalık çalışma süresini 40 saate indirme kararı, dünya genelinde çalışma hayatında kalite ve verimliliği artırmaya yönelik arayışları yeniden gündeme taşıdı. Türkiye'de haftalık 45 saatlik yasal çalışma süresi ise uzun süredir tartışılıyor. Türkiye Gazetesi yazarı İsa Karakaş'ın konuya ilişkin değerlendirmeleri, küresel eğilimlerin Türkiye'deki olası yansımalarını sorgulatıyor.
Küresel eğilim: Daha az saat, daha yüksek verimlilik
Son yıllarda Japonya, İzlanda, Yeni Zelanda ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerde pilot uygulamalar ve mevzuat değişiklikleriyle haftalık çalışma sürelerinin kısaltılması test edildi. Brezilya'nın 40 saatlik sınıra geçişi, bu yöndeki eğilimin Latin Amerika'ya da yayıldığını gösteriyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verileri, uzun çalışma saatlerinin verimlilik artışıyla doğrudan ilişkili olmadığını, aksine iş kazaları ve tükenmişlik sendromunu artırdığını ortaya koyuyor. Özellikle bilgi ekonomisine geçişle birlikte esnek çalışma modelleri ve sonuç odaklı performans değerlendirmeleri öne çıkıyor.
Türkiye'de 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında haftalık normal çalışma süresi 45 saat olarak uygulanıyor. Ancak fiili çalışma süreleri sektöre ve işverene göre değişebiliyor; fazla mesai ve denkleştirme uygulamalarıyla bu süre haftalık ortalama 45 saati aşmayacak şekilde esnetilebiliyor. Kamu sektöründe ise haftalık 40 saatlik çalışma esası geçerli. Bu ikilik, özel sektörde çalışanlar arasında eşitsizlik algısını güçlendiriyor.
Türkiye'de 45 saatlik düzen neden tartışılıyor?
Türkiye'de çalışma saatlerinin kısaltılmasına yönelik talepler sendikalar ve bazı meslek örgütleri tarafından dile getiriliyor. Gerekçeler arasında çalışan sağlığı, iş-yaşam dengesi ve verimlilik artışı yer alıyor. Öte yandan işveren kesimi, özellikle imalat ve hizmet sektöründe maliyet artışı ve rekabet gücü kaybı endişesiyle statükonun korunmasını savunuyor. Hükümet kanadından henüz resmi bir değişiklik sinyali gelmiş değil; ancak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın esnek çalışma modellerine ilişkin çalışmalar yürüttüğü biliniyor. İsa Karakaş'ın değerlendirmesi de bu tartışmanın küresel bağlamını Türkiye'ye taşıyor.
Küresel deneyimler, çalışma süresinin kısaltılmasının tek başına yeterli olmadığını, ücretlerde ve sosyal güvenlik haklarında iyileşme ile birlikte ele alınması gerektiğini gösteriyor. Örneğin İzlanda'da 2015-2019 arasında yürütülen pilot çalışmada haftalık 35-36 saate geçen işyerlerinde verimlilik korunurken çalışan refahında belirgin artış sağlandı. Benzer şekilde Japonya'da bazı büyük şirketler haftada dört gün çalışma modelini benimsedi. Bu örnekler, Türkiye'deki tartışmalara da ışık tutuyor.
Siyasi ve ekonomik boyut
Çalışma saatlerinin kısaltılması, siyasi partilerin programlarında da yer bulmaya başladı. Muhalefet partileri, çalışan hakları ve yaşam kalitesini öne çıkararak daha kısa çalışma sürelerini savunuyor. İktidar kanadı ise ekonomik istikrar ve istihdamı koruma vurgusu yapıyor. Konu, önümüzdeki dönemde Meclis gündemine taşınabilir. Uzmanlar, olası bir düzenlemenin kademeli ve sektörel farklılıkları gözeten bir yaklaşımla hayata geçirilmesi gerektiğini belirtiyor. Aksi halde kayıt dışı istihdamın artabileceği uyarısı yapılıyor.
Öte yandan dijitalleşme ve uzaktan çalışma, mesai kavramını dönüştürüyor. Pandemi sonrasında birçok şirket hibrit modele geçti; bu da fiili çalışma sürelerinin ölçümünü zorlaştırıyor. Türkiye'de 45 saatlik yasal sınırın güncellenmesi, sadece süre değil, çalışma biçimlerinin de yeniden tanımlanmasını gerektiriyor. İsa Karakaş'ın vurguladığı gibi, dünya genelinde mesai saatleri kısalırken Türkiye'nin bu dönüşümün neresinde duracağı, önümüzdeki yılların önemli politika sorularından biri olacak.
Sonuç olarak, Brezilya'nın 40 saatlik haftaya geçişi, küresel bir dalganın parçası. Türkiye'de ise 45 saatlik düzenin değişip değişmeyeceği, ekonomik koşullar, sosyal diyalog ve siyasi iradeye bağlı. Konunun yakın vadede somut bir yasa değişikliğine dönüşmesi beklenmese de tartışmanın genişleyerek süreceği açık.