Liberal elitler, yıllardır ifade özgürlüğü savunuculuğu yaparak toplumun karşısına çıktılar. Ancak son gelişmeler, bu kesimlerin özgürlük söylemlerinin aslında bir perde olduğunu ve eleştiriye tahammülsüzlüklerinin giderek artan bir fikir despotluğuna dönüştüğünü gözler önüne serdi. Özellikle kendi görüşlerine hitap eden konuşmalara alkış tutan bu grup, karşıt görüşler söz konusu olduğunda adeta sansürcü bir role bürünüyor.
İfade Özgürlüğüne Seçici Yaklaşım
Liberal elitlerin en çok vurguladığı kavramlardan biri olan ifade özgürlüğü, maalesef sadece kendi çıkarlarına hizmet ettiği sürece savunuluyor. İktidarları eleştirirken adeta birer demokrasi kahramanına dönüşen bu kesim, kendilerine yönelik herhangi bir eleştiride derhal savunma mekanizmalarını devreye sokuyor. Sosyal medya üzerinden yürütülen kampanyalarda, gazetecilik faaliyetlerinde ve hatta akademik çevrelerde, görüşleriyle örtüşmeyen sesler bastırılmaya çalışılıyor. Bu durum, ifade özgürlüğünün evrensel bir ilke olmaktan çıkarak ideolojik bir silaha dönüştüğünün en somut kanıtı.
Birçok ülkede yaşanan tartışmalar, liberal elitlerin çifte standartlı tutumunu net biçimde ortaya koydu. Örneğin, bir kesimin marjinal taleplerini destekleyen ve bu talepleri cesurca dile getiren yazar, sanatçı ve akademisyenler ödüllendirilirken, aynı kesimlerin eleştirilmesi durumunda bu kişiler hedef tahtasına oturtuluyor. Hatta bazı durumlarda işten çıkarmalar, cezai yaptırımlar ve sosyal linç girişimleri ile karşılaşılıyor. Bu tablo, özgürlük kavramının nasıl suiistimal edildiğini gözler önüne seriyor.
Fikir Despotluğunun İnşası
Liberal elitlerin oluşturduğu ortam, giderek bir fikir despotluğuna dönüşüyor. Kanaat önderleri, düşünce kuruluşları ve medya kuruluşları, tek bir doğru görüşün olduğu algısını topluma dayatıyor. Bu yapı, kendi dünya görüşü dışındaki tüm yaklaşımları marjinal, gerici ve hatta tehlikeli olarak kodluyor. Toplumda var olan geniş yelpazedeki düşünceler, bu şekilde bastırılarak kamusal alandan dışlanıyor.
Özellikle üniversiteler ve medya kuruluşları, bu yeni despotizmin en önemli kaleleri haline gelmiş durumda. Akademik camiada muhalif görüşlere yer verilmemesi, makale kabul süreçlerinden yayın politikalarına kadar her aşamada kendini gösteriyor. Medyada ise farklı görüşlerin temsil edilmesi yerine, belirli bir ideolojinin sözcülüğünü yapan köşe yazarları ve programcılar öne çıkarılıyor. Bu tek tipleştirici anlayış, toplumsal tartışma zeminini de daraltarak kutuplaşmayı körüklüyor.
Yaşanan bu gelişmeler, aslında tarih boyunca farklı coğrafyalarda da benzer şekilde tezahür etmiş olan otoriter eğilimlerin yeni bir versiyonu olarak değerlendirilebilir. Ancak bugün bu despotizm, Batı menşeli kurumlar üzerinden küresel ölçekte de etkin hale getirilmeye çalışılıyor. Uluslararası fonlar tarafından desteklenen bazı projeler, bu ideolojik çerçevenin taşınmasında önemli bir rol üstlenmiş durumda.
Bu tablo karşısında toplumun farklı kesimlerinden gelen itirazlar da yükselmeye başladı. Muhalif sesler, ifade özgürlüğü ilkesinin herkes için gerçekten geçerli olmasını talep ediyor. Aksi takdirde, özgürlük söylemi altında palazlanan bu yeni tahakküm biçiminin toplumları daha da baskıcı bir geleceğe sürükleyeceği endişesi taşınıyor.
Geleceğe Dönük Değerlendirme
Liberal elitlerin bu ikiyüzlü tutumu, demokrasinin geleceği açısından ciddi bir tehdit oluşturuyor. Özgürlüklerin evrensel ilkeler üzerine kurulduğu gerçeğini görmezden gelen bu anlayış, toplumsal güveni de zedeliyor. Kamuoyu önünde demokrasi vurgusu yapan ancak kendi içinde otoriter eğilimleri besleyen elitler, bulundukları konumları korumak için bu çelişkiyi sürdürmeye devam edecek gibi görünüyor. Dolayısıyla, toplumun gerçek anlamda özgür bir tartışma ortamına kavuşabilmesi için bu çelişkinin ifşa edilmesi ve sorgulanması büyük önem taşıyor.