Küratör ve sanat danışmanı Banu Seyhan ile küratör Hicran Aksöz, bugünün sanat dünyasında koleksiyonerliğin değişen profilini ve Türkiye’nin uluslararası sahnedeki yerini değerlendirdi. İkilinin ortak görüşü, genç kuşağın sanatı bir yatırım aracının ötesinde kendi kimliğini ve vizyonunu ifade etme biçimi olarak gördüğü yönünde. Buna göre koleksiyonerlik, ‘sahip olmaktan’ çok ‘katılım göstermeye’ evriliyor.
Yeni nesil koleksiyoner: Sahip değil, paydaş
Banu Seyhan ve Hicran Aksöz’ün değerlendirmelerine göre, son yıllarda sanat piyasasında belirgin bir kuşak dönüşümü yaşanıyor. Geleneksel koleksiyoner profilinin aksine, yeni nesil sanat alıcıları eserlere yalnızca maddi bir yatırım olarak değil, aynı zamanda kişisel hikâyelerini ve toplumsal duruşlarını yansıtan bir araç olarak yaklaşıyor. Bu durum, koleksiyonculuğun tanımını da değiştiriyor: Artık nadir parçalara sahip olmak değil, sanatçılar ve eserlerle diyalog kurmak ön planda.
Aksöz, “Genç koleksiyonerler sadece satın almakla kalmıyor, aynı zamanda sergi küratörlüğüne, sanatçı destek programlarına ve hatta yayıncılık faaliyetlerine katılıyor” diyerek yeni eğilimin altını çiziyor. Banu Seyhan ise bu dönüşümün küresel bir trend olduğunu ve Türkiye’deki sanat piyasasının da bundan etkilendiğini belirtiyor.
Türkiye’nin uluslararası sanat sahnesindeki yeri
Küratör ve danışmanlar, Türkiye’nin çağdaş sanat alanında uluslararası farkındalığının arttığını ancak hâlâ aşılması gereken engeller olduğunu vurguluyor. Özellikle İstanbul Bienali ve Arter gibi kurumların global görünürlük sağladığını ifade eden Seyhan, “Ancak koleksiyonerlik kültürünün yaygınlaşması için daha fazla teşvik, eğitim ve altyapı gerekiyor” diyor. Aksöz ise Türkiye’deki galerilerin yurt dışı fuarlarda daha aktif rol alması gerektiğini, aksi takdirde sanatçıların uluslararası pazarda yeterince tanınamayacağını belirtiyor.
İkili, özellikle kamusal koleksiyonların ve müze yatırımlarının önemine dikkat çekiyor. Özel koleksiyonerlerin yanı sıra devlet ve kurumsal destekle oluşturulacak koleksiyonların sanat ekosistemini güçlendireceği görüşünde birleşiyorlar.
Sonuç olarak, sanat dünyasının nabzını tutan iki isme göre koleksiyonerlik, bireysel bir hazine biriktirme eylemi olmaktan çıkıp toplumsal katılımın, kültürel aidiyetin ve hatta aktivizmin bir parçası haline geliyor. Türkiye’nin bu dönüşümde önemli bir potansiyeli olduğu ancak bunun hayata geçirilebilmesi için eğitim, altyapı ve uluslararası bağlantıların güçlendirilmesi gerektiği ifade ediliyor.