Son yıllarda Türkiye ekonomisinde yaşanan dalgalanmalar, 'Kim suçlu?' sorusunu yeniden gündeme getirdi. Bir yanda gece gündüz çalışan, vergi ödeyen, üreten kesim; diğer yanda parasını faize yatırarak risksiz kazanç elde edenler. Peki gerçekten suçlu kim? Bu soru, sadece ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir tartışmanın da kapısını aralıyor.
Üretmek mi, Rant mı?
Düşünün, cebinizde 10 milyon lira var. Bu para babadan kalma değil, piyangodan çıkmamış. Yıllarca ticaret yapmış, mal almış satmış, vergi ödemiş, bazen kazanmış bazen kaybetmişsiniz. Sonunda şirketinizin kasasında yatırıma ayırabileceğiniz 10 milyon lira birikmiş. Önünüzde iki seçenek var: Ya bu parayı yeni bir fabrika kurmak, istihdam yaratmak, üretime katkı sağlamak için kullanacaksınız. Ya da gidip bankaya yatırıp yıllık yüzde 50 faizle risksiz bir şekilde paranızı büyüteceksiniz.
İşte bu noktada devreye 'fırsat maliyeti' giriyor. Eğer faiz oranları yüzde 50 ise, sizden fabrika kurup üretim yapmanızı beklemek ne kadar gerçekçi? Çünkü fabrika kurmak risklidir; hammadde fiyatları artar, döviz kuru dalgalanır, talep düşer, pandemi çıkar, deprem olur. Ama faiz öyle mi? Bankaya yatırdığınızda, devlet güvencesiyle (mevduat sigortası) paranızı katlarsınız. Bu durumda kim suçlu? Çalışıp üretmeyi seçen mi, yoksa parayı faize yatırıp köşeye çekilen mi?
Çalışanın Yükü, Çalışmayanın Keyfi
2023 yılı itibarıyla Türkiye'de politika faizi yüzde 8,5 seviyelerindeydi. Ancak 2024'te bu oran yüzde 50'ye kadar çıktı. Mevduat faizleri de yüzde 45-55 bandına oturdu. Bu ortamda, elinde nakit birikimi olan bir kişi, hiçbir üretim faaliyetinde bulunmadan, sadece bankada parasını tutarak yıllık yüzde 50 kazanç elde edebiliyor. Öte yandan, bir işçi asgari ücretle çalışıyor ve yıllık enflasyon yüzde 60-70 iken maaşına sadece yüzde 30-40 zam alıyor. Yani çalışan yoksullaşırken, faiz geliri elde eden zenginleşiyor.
Bu durum, toplumda 'çalışan mı suçlu, çalışmayan mı?' sorusunu daha da derinleştiriyor. Aslında suçlu ne çalışan ne de çalışmayan. Suçlu, bu adaletsiz gelir dağılımını yaratan ekonomik politikalardır. Faiz lobisi, yüksek faiz ortamından beslenirken, üretim yapan kesim eziliyor. Vergi sistemi ise dolaylı vergilerle (KDV, ÖTV) yükü çalışanın sırtına yüklüyor. Kurumlar vergisi oranı yüzde 25, ama faiz gelirlerinden alınan stopaj yüzde 15-20 civarında. Yani para kazanmak için çalışmak değil, parayı parayla kazanmak daha avantajlı hale geliyor.
Faiz mi, Enflasyon mu? İkilemin Adı
Ekonomistler arasında süregelen bir tartışma var: Faiz mi enflasyonun sebebi, yoksa enflasyon mu faizin sebebi? Türkiye'de uzun yıllar 'faiz sebep, enflasyon neticedir' görüşü hakim oldu. Ancak 2021-2023 arasında faizler düşürülürken enflasyon patladı. 2024'te ise faizler yükseltildi ve enflasyon yavaş da olsa düşüş eğilimine girdi. Bu da gösteriyor ki, faiz tek başına suçlu değil; ancak yanlış politikalar hem çalışanı hem de girişimciyi mağdur ediyor.
Uluslararası karşılaştırmalara bakıldığında, gelişmiş ülkelerde faiz oranları genellikle yüzde 0-5 arasında seyreder. Bu ülkelerde tasarruf sahipleri, paralarını faize yatırmak yerine borsaya, gayrimenkule veya doğrudan yatırıma yönlendirir. Çünkü faiz getirisi düşüktür ve risk almak daha caziptir. Türkiye'de ise tam tersi bir durum var: Yüksek faiz, girişimciyi üretimden soğutuyor, tasarruf sahibini rantiyeye dönüştürüyor. Bu da uzun vadede ekonomik büyümeyi baltalıyor.
Vergi Adaletsizliği ve Kayıt Dışılık
Bir diğer önemli nokta da vergi adaletsizliği. Türkiye'de vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 60-65'i dolaylı vergilerden oluşuyor. Yani kim ne kadar harcarsa o kadar vergi ödüyor. Bu da düşük gelirli çalışanın, gelirinin büyük bir kısmını vergiye vermesi anlamına geliyor. Öte yandan, sermaye gelirleri (faiz, kira, temettü) daha düşük oranlarda vergilendiriliyor. Ayrıca kayıt dışı ekonominin büyüklüğü yüzde 30'ları buluyor. Bu ortamda, dürüstçe vergisini ödeyen çalışan ve girişimci adeta cezalandırılıyor.
Peki çözüm ne? Öncelikle faiz politikalarının öngörülebilir olması gerekiyor. Yüksek faiz ortamında üretim yapmak neredeyse imkansız. Devletin, girişimciyi teşvik edecek, üretimi destekleyecek ve vergi yükünü adil dağıtacak reformlar yapması şart. Aksi halde 'Kim suçlu?' tartışması bitmez; herkes birbirini suçlar ama asıl sorumlu olan sistem değişmedikçe bu kısır döngü devam eder.
Sonuç olarak, ne çalışan ne çalışmayan ne de faizci tek başına suçlu. Suçlu, adaletsiz gelir dağılımına, yüksek enflasyona, vergi adaletsizliğine ve yanlış ekonomi politikalarına göz yuman anlayıştır. Toplumun tüm kesimlerinin refah içinde yaşaması için üretim, emek ve sermaye arasında dengeli bir ilişki kurulmalıdır. Aksi takdirde, 'Kim suçlu?' sorusu sadece bir suçlu arama çabası olarak kalır ve gerçek sorunlar çözülmez.