Kadim Filistin topraklarının Siyonist hareket tarafından işgal edilişini yüzeysel bir şekilde inceleyenler bile, İsrail siyasetinde belirgin bir damarın varlığını fark eder: Revizyonist Siyonizm. Bu akım, yalnızca Filistin'i değil, günümüzde Ürdün Krallığı'nın bulunduğu toprakları da Yahudilere 'vaat edilmiş' sayar. Bu anlayış, bölgede on yıllardır süren çatışmaların ve toprak taleplerinin ideolojik temelini oluştururken, aynı zamanda kanlı bir tarihin de sorumlusudur.
Revizyonist Siyonizmin Doğuşu ve Temel İddiaları
Revizyonist Siyonizm, 1920'lerde Vladimir Jabotinsky öncülüğünde ortaya çıktı. Jabotinsky, ana akım Siyonist hareketin diplomatik çabalarını yetersiz buluyor, Filistin topraklarının (o dönemdeki adıyla 'Eretz İsrail'in batı kısmı) yanı sıra bugünkü Ürdün'ü de kapsayan 'Büyük İsrail' idealini savunuyordu. Bu görüşe göre, Ürdün Nehri'nin doğusu da tarihi İsrail topraklarıydı ve Yahudi yerleşimine açık olmalıydı. Jabotinsky'nin 1923'te kaleme aldığı 'Demir Duvar' makalesi, bu ideolojinin manifestosu niteliğindeydi; Arap direnişini ancak zor kullanarak kırılabileceğini öne sürüyordu.
Revizyonist hareket, 1935 yılında Jabotinsky'nin ölümüyle zayıfladı, ancak ideolojisi, 1940'larda kurulan Irgun ve Lehi gibi paramiliter örgütler aracılığıyla şiddet eylemlerine dönüştü. Bu örgütler, İngiliz manda yönetimine ve Arap sivillere yönelik saldırılarıyla bilinirler. Örneğin, 1946'daki King David Oteli bombalaması ve 1948'deki Deir Yassin Katliamı, Revizyonist ideolojinin kanlı pratikleri olarak tarihe geçti. İsrail Devleti'nin kuruluşundan sonra bu gruplar dağıldı, ancak fikirleri, özellikle 1970'lerden itibaren, Likud Partisi çatısı altında siyasal hayatta yeniden güç kazandı.
İsrail Siyasetinde Revizyonist Miras: Genişlemeci Politika
Revizyonist Siyonizm'in günümüzdeki en sadık takipçileri, genellikle sağ görüşlü partiler ve yerleşimci hareketin öncüleridir. Bu gruplar, Batı Şeria'daki (Yahudiye ve Samiriye olarak adlandırdıkları) yerleşimlerin genişletilmesini, Ürdün Vadisi'nin ilhak edilmesini ve hatta zaman zaman Ürdün'ün 'iade edilmesi' gerektiğini savunan marjinal söylemleri dillendirirler. Bu anlayışın en uç noktası, 2020'lerde bazı aşırı sağcı politikacıların 'İsrail'in egemenliğini Ürdün'e kadar genişletme' çağrılarında görülür.
İsrail'in Filistin topraklarındaki işgal politikası, uluslararası hukuk tarafından sürekli kınanırken, Revizyonist ideoloji bu işgali meşrulaştıran temel araçlardan biri olmuştur. Özellikle 1967 Arap-İsrail Savaşı sonrasında işgal edilen Batı Şeria ve Doğu Kudüs, Revizyonistler tarafından 'kurtarılmış' topraklar olarak görülmüş ve yerleşim faaliyetleri hızlandırılmıştır. Bugün, Batı Şeria'daki yüz binlerce yerleşimci, büyük ölçüde bu ideolojinin pratiğe dönüşmüş hâlidir. Her yeni yerleşim, 'Büyük İsrail' hayaline bir adım daha yaklaşılması anlamına gelir.
Revizyonist ideolojinin etkisi yalnızca yerleşim politikalarıyla sınırlı kalmaz; askeri doktrinleri de şekillendirir. 'Demir Duvar' anlayışı, İsrail ordusunun Gazze'ye yönelik operasyonlarında ve Batı Şeria'daki baskınlarında sıkça referans alınan bir kavramdır. Bu çerçevede, Filistinlilere yönelik şiddet, sadece güvenlik önlemi değil, aynı zamanda ideolojik bir mücadelenin parçası olarak sunulur. Ordu içinde ve siyasette etkili olan bu damar, barış süreçlerini sabote eden unsurların başında gelir.
Bölgesel Yansımalar: Ürdün ve Arap Dünyasıyla İlişkiler
Revizyonist taleplerin merkezinde yer alan Ürdün, tarihsel olarak bu ideolojinin gölgesinde yaşamıştır. Ürdün Kralı II. Abdullah, çeşitli vesilelerle bu tür söylemlere karşı çıkmış ve ülkesinin bağımsızlığının korunmasında kararlı olduğunu vurgulamıştır. 1994 İsrail-Ürdün Barış Antlaşması, Revizyonist ideolojinin Ürdün'e yönelik toprak iddialarını pratikte sona erdirmiş olsa da, aşırı sağcı çevrelerde bu antlaşmanın geçersiz sayılması gerektiğini savunanlar hâlâ mevcuttur.
Arap dünyası genelinde, Revizyonist Siyonizm'in 'vaat edilmiş topraklar' kavramı, bölgesel istikrarsızlığın en önemli kaynaklarından biri olarak görülür. Bu ideolojinin, Filistinlilerin ulusal haklarını tanımayı reddeden yapısı, Arap kamuoyunda derin bir güvensizlik yaratmış ve İsrail'le normalleşme anlaşmalarına rağmen tabanda sanki hiç bitmeyecek bir düşmanlık beslemiştir. Özellikle Abraham Anlaşmaları sonrası bazı Arap ülkeleriyle kurulan diplomatik ilişkiler, Revizyonist çevrelerce 'Büyük İsrail' hedefinden sapma olarak değerlendirilmiş, ancak bu anlaşmalar pragmatik nedenlerle savunulmuştur.
Filistin toplumu ise bu ideolojiyle doğrudan karşı karşıyadır. Yerleşimlerin sürekli genişlemesi, Mülteci kamplarındaki yaşam koşulları, Gazze'ye yönelik abluka ve saldırılar, Revizyonist anlayışın Filistinlilere maliyetini gösteren başlıca örneklerdir. Filistinli tarihçi Rashid Khalidi, bu ideolojinin Filistin halkını 'görünmez' kıldığını, onları sadece 'demografik bir tehdit' olarak algıladığını belirtir. Bu nedenle, Revizyonist Siyonizm sadece İsrail'in iç meselesi değil, Filistin halkının maruz kaldığı sistematik şiddetin teorik temelidir.
Uluslararası Hukuk ve Vicdanın Sınavı
Revizyonist ideolojinin uygulamaları, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 242 sayılı kararı gibi uluslararası hukuk normlarını açıkça ihlal eder. 1967'de işgal edilen topraklardan çekilmeyi öngören bu kararlar, İsrail tarafından sürekli olarak yok sayılmıştır. Uluslararası Adalet Divanı'nın 2024 tarihli danışma görüşü de işgalin hukuka aykırı olduğunu teyit etmiştir. Ancak Revizyonist ideoloji, kendi hukuki yorumunu dayatarak, işgal altındaki topraklarda Yahudi yerleşimlerini meşrulaştırmaya çabalamaktadır. Bu durum, sadece Filistinlilerin değil, aynı zamanda bölgedeki Yahudilerin de güvenliğini tehlikeye atmaktadır. Eski İsrail Dışişleri Bakanı Shlomo Ben-Ami, 'Revizyonist ideoloji, İsrail'i bir demokrasi olarak değil, bir etnokrasi olarak inşa etmiştir' diyerek bu eleştiriyi dile getirir.
Sonuç olarak, kandan beslenen bu işgal anlayışı, geçmişten günümüze bölgede barışın önündeki en büyük engel olmaya devam etmektedir. Revizyonist Siyonizm, yalnızca Filistin'in değil, Ürdün'ün de bağımsızlığına yönelik tehdit oluştururken, Ortadoğu'daki tüm halkların kaderini olumsuz etkilemektedir. Bu ideolojinin terk edilmesi, ancak uluslararası toplumun kararlı bir tutumu ve İsrail toplumunun gerçek bir barış arzusu ile mümkündür. Aksi takdirde, kan, yeniden yeniden akacaktır.