İsrail mahkemesi, işgal altındaki Doğu Kudüs'ün Eski Şehir bölgesinde Hristiyan bir rahibeye saldıran işgalci Yona Schreiber hakkında beraat kararı verdi. Mahkeme, saldırganın olay anında akıl sağlığının yerinde olmadığını öne sürerken, bu karar kamuoyunda ve dini çevrelerde büyük tepki topladı. Olay, bölgedeki dini gerilimi yeniden alevlendirirken, uluslararası toplumdan da kınamalar geldi.
Olayın Detayları
Saldırı, 2022 yılında Doğu Kudüs'ün Eski Şehir bölgesinde, Hristiyanlar için kutsal kabul edilen Kutsal Kabir Kilisesi yakınlarında meydana geldi. Görgü tanıklarının ifadesine göre, Schreiber, bir rahibe olan 70 yaşındaki kadına sözlü tacizde bulunduktan sonra fiziksel saldırıya geçti. Rahibe, yere düşerek yaralandı ve çevredekilerin müdahalesiyle kurtarıldı. Saldırgan, olay yerinden kaçarken güvenlik kameraları tarafından kaydedildi ve kısa süre içinde gözaltına alındı.
İsrail polisi, başlangıçta Schreiber hakkında 'nefret suçu' şüphesiyle soruşturma başlattı. Savcılık, saldırganın kasıtlı olarak dini bir figürü hedef aldığını ve bunun bir terör eylemi olarak değerlendirilmesi gerektiğini savundu. Ancak mahkeme sürecinde Schreiber'in avukatları, müvekkilinin psikolojik sorunları olduğunu ve olay anında bilincinin yerinde olmadığını öne sürdü. Mahkeme, yapılan psikiyatrik değerlendirmeler sonucunda bu savunmayı kabul ederek beraat kararı verdi.
Tepkiler ve Tartışmalar
Beraat kararı, özellikle Hristiyan toplumu ve insan hakları örgütleri tarafından sert bir şekilde eleştirildi. Kudüs Latin Patrikliği tarafından yapılan yazılı açıklamada, kararın 'adaleti hiçe saydığı' ve 'dini nefreti teşvik ettiği' belirtildi. Açıklamada, 'Bir rahibeye yönelik bu tür bir saldırının cezasız kalması, bölgedeki Hristiyanların güvenliğine yönelik ciddi bir tehdittir' ifadelerine yer verildi.
İsrail'deki bazı sivil toplum kuruluşları da kararı 'utanç verici' olarak nitelendirdi. Kudüs İnsan Hakları Merkezi'nden yapılan açıklamada, 'Bu karar, işgal altındaki Doğu Kudüs'te dini azınlıklara yönelik ayrımcılığın açık bir göstergesidir' denildi. Ayrıca, Filistin yönetimi de kararı kınayarak, bunun İsrail'in uluslararası hukuka aykırı uygulamalarının bir parçası olduğunu savundu.
Uluslararası Tepkiler
Uluslararası toplumdan da tepkiler gecikmedi. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ofisi sözcüsü, kararın dini hoşgörü açısından 'endişe verici' olduğunu belirtti. Avrupa Birliği ise yaptığı yazılı açıklamada, 'Dini özgürlüklerin korunması esastır ve bu tür kararlar toplumsal barışa zarar verir' ifadelerini kullandı.
Ancak İsrail hükümetinden karara ilişkin doğrudan bir yorum gelmedi. Bazı sağcı İsrailli yetkililer ise mahkemenin bağımsız olduğunu ve kararın hukuki süreçlere dayandığını savundu. İsrail Adalet Bakanlığı, mahkeme kararlarına saygı gösterilmesi gerektiğini, temyiz yolunun açık olduğunu hatırlattı.
Olay ve karar, Doğu Kudüs'teki dini gerilimin artmasına neden oldu. Bölgedeki Hristiyan cemaati, güvenlik endişeleri nedeniyle yetkililere başvurarak koruma talebinde bulundu. Benzer olayların tekrarlanmaması için sert önlemler alınması istendi.
Hukuki ve Toplumsal Bağlam
İsrail'de benzer davalarda 'akıl sağlığı' savunması sıklıkla gündeme geliyor. Ancak insan hakları uzmanları, bu tür durumların cezasızlık yaratabileceği konusunda uyarıyor. Doğu Kudüs'teki Hristiyan nüfus, son yıllarda aşırı sağcı Yahudi grupların sözlü ve fiziksel saldırılarına maruz kalıyor. Bu saldırıların bir kısmı 'İsrail'in başkenti' olarak kabul edilen Kudüs'teki dini statükonun değiştirilmesi amacını taşıyor.
Kudüs, üç semavi din için kutsal kabul edilen bir şehir olarak tarihsel öneme sahip. 1967'de İsrail'in Doğu Kudüs'ü işgal etmesiyle birlikte, şehirdeki dini dengeler uluslararası kamuoyunun gündeminde. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 2334 sayılı kararı, Doğu Kudüs'teki yerleşim faaliyetlerini ve bölgenin değiştirilmesine yönelik girişimleri gayrimeşru kabul ediyor. Bu bağlamda, rahibeye yönelik saldırı ve beraat kararı, işgal altındaki bölgede hukukun üstünlüğü ve dini hoşgörü konularında ciddi soru işaretleri doğuruyor.
Sonuç olarak, bu beraat kararı sadece bir hukuki olay olmaktan öte, işgal altındaki topraklarda yaşayan azınlıkların güvenliği ve yargı bağımsızlığı konusunda endişeleri artırıyor. Uluslararası toplumun bu tür olaylara karşı duyarlılığı, kalıcı bir barışın tesisinde belirleyici bir rol oynayabilir.