Türkiye, son yıllarda dört bir taraftan eş zamanlı bir kuşatma ile karşı karşıya. Suriye'nin kuzeyinden Doğu Akdeniz'e, Libya'dan Karabağ'a uzanan bu kuşatmanın, iki asırlık bir tarihi arka planı bulunuyor. Uzmanlar, Türkiye'nin enerji kaynaklarına erişimini engellemek ve bölgesel gücünü sınırlamak amacıyla oluşturulan bu çifte kuşatmanın, Azerbaycan'a yönelik saldırılarla yeni bir boyut kazandığını belirtiyor. Bu makale, kuşatmanın bileşenlerini, tarihsel kökenlerini ve Türkiye'nin stratejik yanıtlarını inceliyor.
Kuşatmanın haritası: Dört cephede stratejik baskı
Suriye'nin kuzeyinde PYD/YPG unsurlarına verilen destek, Türkiye'nin güney sınırında bir terör koridoru oluşturma amacı taşıyor. Bu durum, Türkiye'nin ulusal güvenliğine doğrudan tehdit oluştururken, bölgede kalıcı bir istikrarsızlık yaratıyor. Doğu Akdeniz'de ise Türkiye'nin kıta sahanlığı alanları görmezden gelinerek GKRY ve Yunanistan ile birlikte imzalanan anlaşmalar, Türkiye'nin deniz yetki alanlarını daraltıyor ve enerji kaynaklarından yararlanmasını engellemeyi hedefliyor. Libya'daki kaos ortamı, Türkiye'nin Kuzey Afrika'daki meşru çıkarlarını tehdit ederken, bölgedeki istikrarı da olumsuz etkiliyor.
Karabağ: Kuşatmanın son halkası
Ermenistan'ın Karabağ'da yeniden tırmandırdığı saldırganlık, yalnızca Azerbaycan'ın toprak bütünlüğüne bir tehdit değil, aynı zamanda Türkiye'yi çevreleme stratejisinin bir parçası olarak değerlendiriliyor. Azerbaycan ile Türkiye arasındaki kültürel, tarihi ve stratejik bağlar göz önüne alındığında, Karabağ'a yapılan her saldırı, doğrudan Türkiye'ye yönelik bir hamle anlamına geliyor. Bu durum, Türkiye'nin bölgedeki nüfuzunu kırmak isteyen güçlerin, Kafkasya'da yeni bir cephe açma isteğini ortaya koyuyor.
İki asırlık plan: Emperyal miras
Uzmanlara göre bu kuşatma, 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamaya yönelik Batılı güçlerin 'Şark Meselesi' adlı stratejisinin modern bir devamı. O dönemde Osmanlı topraklarını hedef alan bu politika, günümüzde Türkiye'nin enerji kaynaklarına ve bölgesel gücüne karşı uygulanıyor. Tarihçi Sinan Canan, konuyla ilgili değerlendirmesinde şunları söylüyor: "Bugün yaşananlar, geçmişteki emperyal planların revize edilmiş halidir. Türkiye'yi küçük parçalara bölerek enerji hatları üzerinde kontrol kurmak istiyorlar."
Türkiye'nin stratejik yanıtı
Ankara yönetimi, bu çok yönlü kuşatmaya karşı hem askeri hem diplomatik alanda yanıt üretmeye çalışıyor. Suriye'de başlatılan sınır ötesi harekatlarla terörü kaynağında etkisiz hale getirme politikası, Doğu Akdeniz'de Münbiç hattında askeri varlık güçlendirme, Libya'da ise Ulusal Mutabakat Hükümeti'ne destek verilmesi bu stratejinin unsurları arasında. Ayrıca Azerbaycan'a verilen askeri ve siyasi destek, iki ülkenin ortak tarihi bağlarını da güçlendiriyor. Türkiye'nin yerli ve milli savunma sanayii hamleleri ise dışa bağımlılığı azaltarak kuşatmaya karşı direncini artırıyor.
Bölgesel iş birliği ve diplomasi
Kuşatmaya karşı yalnızca askeri önlemler yeterli değil; Türkiye, bölgesel aktörlerle iş birliğini geliştiriyor. Katar ile savunma ve enerji anlaşmaları, İran ile siyasi istişareler, Rusya ile ise Suriye ve Karabağ konularında yürütülen ortak mekanizmalar, Türkiye'nin yalnızlaşmasını engellemeyi hedefliyor. Özellikle Karabağ'da Rusya ile kurulan gözlem merkezleri, çatışma riskini azaltmada önemli rol oynuyor. Türkiye'nin, Kafkasya'da Azerbaycan, Gürcistan ve Türk cumhuriyetleriyle geliştirdiği enerji projeleri, kuşatmaya karşı ekonomik bir karşı koyma aracı olarak öne çıkıyor.
Sonuç: Jeopolitik satrançta Türkiye'nin geleceği
Özetle, Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı çifte kuşatma, ne tesadüfi ne de yeni bir durumdur; iki asırlık bir jeopolitik planın tezahürüdür. Türkiye'nin bu kuşatmaya karşı sergilediği direnç, yalnızca askeri güçle değil, tarihsel bilinç, stratejik öngörü ve bölgesel iş birlikleriyle mümkün olacaktır. Bu, Türkiye'nin yalnızca bir güç mücadelesinde yer aldığı anlamına gelmiyor; aynı zamanda bağımsızlığını ve egemenliğini koruma konusundaki kararlılığının da bir yansımasıdır.