Orta Doğu'da son 25 yılda yaşanan çatışmalar ve dış müdahaleler, bölgesel güçlerin jeopolitik hedefleri doğrultusunda şekilleniyor. DAEŞ'in Irak ve Suriye'de üstlendiği rol ile Husiler'in Suudi Arabistan'a karşı yürüttüğü mücadelenin benzerliği, İsrail, İran ve BAE gibi aktörlerin bölgeyi parçalama stratejilerinin bir parçası olarak değerlendiriliyor. Bu analiz, mezhep kimliği ve İsrail-İran geriliminin gölgesinde, coğrafyaya yönelik müdahalelerin ortak bir matematikle yürütüldüğünü ortaya koyuyor.
DAEŞ ve Husiler: Benzer roller, farklı aktörler
DAEŞ, 2014 yılında Irak ve Suriye'de hızla genişleyerek bölgede kaos yarattı. Örgüt, mezhep temelli bir söylemle Sünni-Arap muhalefeti mobilize ederken, aslında bölgesel güçlerin stratejik hedeflerine hizmet etti. Benzer şekilde, Husiler de 2014'ten bu yana Yemen'de kontrolü ele geçirerek Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyona karşı direniyor. İran'ın desteklediği Husi hareketi, Suudi Arabistan'ın güney sınırında bir tehdit oluşturarak Riyad'ın bölgesel politikalarını sınırlıyor. Her iki örgüt de dış güçlerin vekalet savaşlarında araçsallaştırıldı.
Uzmanlar, DAEŞ'in Sünni topluluklar arasında yarattığı tahribatın, Irak ve Suriye'nin toprak bütünlüğünü zayıflattığını belirtiyor. Benzer şekilde Husiler'in Suudi Arabistan'a yönelik füze saldırıları, bölgesel istikrarsızlığı artırıyor. Bu durum, İsrail, İran ve BAE'nin bölgedeki nüfuz mücadelesinin bir yansıması olarak görülüyor.
İsrail, İran ve BAE'nin parçalama stratejisi
İsrail, İran'ın bölgesel yayılmasını engellemek için Arap devletleriyle ilişkilerini normalleştirme yoluna gitti. 2020'de imzalanan İbrahim Anlaşmaları, BAE ve Bahreyn gibi ülkelerle işbirliğini güçlendirdi. Ancak bu yakınlaşma, İran'ın vekil güçler aracılığıyla yürüttüğü mücadeleyi daha da derinleştirdi. İran, Husiler, Hizbullah ve diğer Şii milisler üzerinden bölgede etkisini artırırken, Suudi Arabistan ve BAE ise bu etkiyi kırmak için farklı stratejiler izliyor.
BAE, özellikle Yemen'de ayrılıkçı grupları destekleyerek ülkenin güneyinde nüfuz alanı oluşturdu. Bu durum, Yemen'in fiilen bölünmesine yol açtı. İsrail ise Suriye'de İran bağlantılı hedeflere yönelik hava saldırıları düzenleyerek İran'ın bölgedeki varlığını sınırlamaya çalışıyor. Bu müdahaleler, bölge ülkelerinin toprak bütünlüğünü daha da zayıflatıyor.
Son 25 yılda Irak, Suriye, Yemen, Libya ve Lübnan gibi ülkelerde yaşanan çatışmalar, dış müdahalelerin ne denli yıkıcı olduğunu gözler önüne seriyor. Bu ülkelerdeki istikrarsızlık, bölgesel güçlerin kendi çıkarlarını koruma adına yerel aktörleri kullanmasıyla daha da derinleşiyor.
Husi füzeleri nereyi vuracak?
Husiler, son dönemde Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad ve diğer şehirlerine yönelik füze ve insansız hava aracı saldırılarını artırdı. Bu saldırılar, Suudi Arabistan'ın petrol altyapısını hedef alarak küresel enerji piyasalarını da tehdit ediyor. Husilerin elindeki füze kapasitesi, İran'ın teknik desteğiyle gelişiyor. Uzmanlara göre, Husi füzelerinin menzili Suudi Arabistan'ın yanı sıra BAE ve İsrail'i de kapsayabilir. Ancak şu ana kadar Husiler, İsrail'e yönelik doğrudan bir saldırı gerçekleştirmedi.
Bölgesel analistler, Husi saldırılarının arkasında İran'ın Suudi Arabistan'ı köşeye sıkıştırma ve petrol fiyatlarını etkileme amacı taşıdığını belirtiyor. Suudi Arabistan'ın Yemen'deki savaşı sonlandırma çabaları ise Husi saldırıları nedeniyle sekteye uğruyor. Husilerin askeri kabiliyetlerini artırması, bölgede yeni bir gerilim hattı oluşturuyor.
Gelecekte Husi füzelerinin hangi hedefleri vurabileceği belirsizliğini koruyor. Ancak mevcut durum, bölgesel aktörlerin vekalet savaşları yoluyla birbirlerini yıpratma stratejisinin bir parçası olarak görülüyor. Bu durum, Orta Doğu'da kalıcı bir barışın sağlanmasını zorlaştırıyor.
Bölgesel dinamikler ve gelecek perspektifi
Orta Doğu'daki mevcut tablo, dış güçlerin bölgeyi şekillendirme çabalarının bir sonucu. DAEŞ ve Husiler gibi aktörler, bu süreçte araçsal bir rol üstleniyor. İsrail, İran ve BAE'nin stratejik hedefleri doğrultusunda hareket eden bu gruplar, bölge halklarının güvenliğini ve refahını tehdit ediyor. Uluslararası toplumun etkisiz kalması, bu vekalet savaşlarının daha da derinleşmesine yol açıyor.
Sonuç olarak, Orta Doğu'da yaşanan çatışmalar sadece mezhep temelli bir mücadele değil, aynı zamanda jeopolitik çıkarların bir yansıması. DAEŞ'in Irak ve Suriye'de yarattığı yıkım ile Husiler'in Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları, aynı stratejinin farklı coğrafyalardaki tezahürleri. Bölgede kalıcı barış için öncelikle dış müdahalelerin son bulması ve yerel aktörlerin kendi kaderlerini tayin etmesi gerekiyor. Aksi halde, benzer roller üstlenen yeni grupların ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor.