Göz göre göre gelen krizlerimize bir yenisi daha eklendi: hesap verilebilirlik krizi. Siyaset kurumu, son dönemde art arda yaşanan ekonomik dalgalanmalar, doğal afetlerdeki koordinasyon sorunları ve kamu yönetimindeki aksaklıklara rağmen sorumluluk üstlenme konusunda isteksiz bir tablo çiziyor. Uzmanlar, hesap verilebilirlik mekanizmalarının işlevsizleştiğini ve bunun demokratik denetim açısından ciddi bir erozyona yol açtığını vurguluyor.
Hesap Verilebilirlik Nedir, Neden Önemlidir?
Hesap verilebilirlik, en basit tanımıyla, karar alıcıların aldıkları kararların sonuçlarından sorumlu tutulabilmesidir. Siyasette bu kavram, seçmenin yöneticileri denetleyebilmesi, yargının bağımsız çalışması ve medyanın özgürce sorgulayabilmesiyle hayata geçer. Ancak son yıllarda bu mekanizmaların aşındığına dair geniş bir mutabakat var. Kamuoyu araştırmaları, vatandaşların yüzde 70'inden fazlasının yöneticilerin hesap vermediğine inandığını gösteriyor.
Hesap verilebilirlik eksikliği, sadece bir etik sorun değil; aynı zamanda krizlerin tekrarlanmasına zemin hazırlıyor. Örneğin, 2023 depremlerinde yaşanan koordinasyon eksikliği, önceden uyarılara rağmen gerekli önlemlerin alınmaması, hesap sorulmadığı için benzer risklerin hala devam etmesine yol açıyor. Ekonomide ise faiz, enflasyon ve kur politikalarındaki hatalı kararların faturası halka çıkarılırken, karar alıcılar sorumluluktan kaçınıyor.
Siyasette Sorumluluk Mekanizmaları Nasıl İşliyor?
Türkiye'de hesap verilebilirlik mekanizmaları anayasal olarak tanımlanmış olsa da pratikte işlemiyor. Meclis soruşturması, gensoru ve yüce divan gibi araçlar nadiren devreye giriyor. Muhalefetin soru önergeleri ya yanıtsız kalıyor ya da geçiştiriliyor. Yargı süreçlerinin siyasi etki altında olduğu yönündeki eleştiriler, hesap sorulabilirliği daha da zayıflatıyor.
Sadece hükümet değil, muhalefet partileri de zaman zaman hesap verilebilirlik konusunda sınıfta kalıyor. Seçim vaatlerinin tutulmaması, parti içi demokrasi eksikliği ve şeffaf olmayan karar alma süreçleri, siyasete olan güveni azaltıyor. Sivil toplum kuruluşları ve bağımsız medya, bu boşluğu doldurmaya çalışsa da baskı altında.
Krizler ve Hesap Sorulamaması Arasındaki Bağ
Son yıllarda yaşanan krizleri hatırlayalım: 2018'deki kur krizi, 2020'deki pandemi yönetimi, 2021'deki orman yangınları, 2023 depremleri ve ardından gelen ekonomik çöküş. Her birinde benzer bir örüntü var: Erken uyarılar görmezden geliniyor, kriz patlak veriyor, geçici çözümler üretiliyor ve sorumlular hakkında hiçbir yaptırım uygulanmıyor. Bu döngü, "göz göre göre gelen krizler" ifadesini haklı çıkarıyor.
Örneğin, deprem bölgesinde yapı denetimiyle ilgili sorumlular hakkında açılan davaların çoğu sonuçsuz kalıyor. Ekonomide ise görevden alınan merkez bankası başkanları veya bakanlar, daha sonra başka kritik görevlere getirilebiliyor. Bu durum, karar alıcıların hata yapma maliyetini sıfırlıyor ve pervasız politikaların önünü açıyor.
Hesap Verilebilirlik Olmadan Demokrasi Olur mu?
Hesap verilebilirlik, demokrasinin olmazsa olmazıdır. Seçim, tek başına yeterli değildir; seçilenlerin görev süresi boyunca denetlenmesi gerekir. Ancak Türkiye'de seçimler dışında etkili bir denetim mekanizması neredeyse yok. Medya özgürlüğü endekslerinde Türkiye'nin alt sıralarda yer alması, bağımsız yargının baskı altında olduğu yönündeki raporlar, bu tabloyu doğruluyor.
Uzmanlar, hesap verilebilirliği güçlendirmek için şu adımların atılması gerektiğini belirtiyor: Güçler ayrılığının tam olarak tesis edilmesi, yargı bağımsızlığının sağlanması, ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması, sivil toplumun desteklenmesi ve Meclis'in denetim işlevinin etkinleştirilmesi. Aksi halde, aynı krizlerin tekrarlanması kaçınılmaz.
Sonuç: Sorumluluk Almadan Yönetim Olmaz
Hesap verilebilirlik krizi, sadece siyasetçilerin değil, tüm toplumun sorunu. Vatandaşların da sorgulama, takip etme ve talep etme konusunda daha aktif olması gerekiyor. Ancak bu talep, baskı altında tutuluyor ve cezalandırılıyor. Yine de umut verici bir gelişme, özellikle genç neslin dijital platformlar üzerinden hesap sorma pratiğini geliştirmesi. Sosyal medya, geleneksel denetim mekanizmalarının tıkandığı yerde bir alternatif oluşturuyor; fakat bu da sansür ve dezenformasyon riskini beraberinde getiriyor.
Sonuç olarak, hesap verilebilirlik olmadan ne ekonomik istikrar ne de sosyal adalet mümkün. Göz göre göre gelen krizlerin sorumluları hesap vermedikçe, bir sonraki krizin kapıda olduğunu bilmek gerekiyor. Siyaset kurumu, kendi bekası için bile hesap verebilir olmak zorunda. Aksi halde, sandıkta tezahür eden öfke, daha büyük bir meşruiyet krizine dönüşebilir.