Bursa'nın İznik ilçesindeki Roma Tiyatrosu'nun güneyinde yer alan Bizans dönemine ait nekropolde yürütülen arkeolojik kazılarda, yaklaşık 3 bin yıllık olduğu düşünülen iskeletlerde Anadolu'nun en erken veba örneği tespit edildi. Bu keşif, veba hastalığının Anadolu'daki tarihini yeniden yazacak nitelikte. Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyeleri ve uluslararası araştırmacılardan oluşan ekip, kemiklerde yaptıkları DNA analizleriyle Yersinia pestis bakterisinin izlerini ortaya çıkardı. Bulgu, tarih öncesi dönemlerde vebanın Anadolu'daki varlığını en az 1.000 yıl daha geriye taşıyor.
Kazıların Tarihçesi ve Buluntular
İznik Roma Tiyatrosu, antik çağlardan beri bölgenin en önemli yapılarından biri. Tiyatronun güneyindeki nekropol alanı, Bizans dönemine ait mezar yapılarıyla dolu. Bursa Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun izniyle yürütülen kazılar, 2015 yılında Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin destekleriyle başlatıldı. Kazı Başkanı Doç. Dr. Ayşe Dalyan, süreç boyunca 400'den fazla mezar açtıklarını ve bunların büyük çoğunluğunun Bizans dönemine ait olduğunu belirtiyor. Kazılarda seramik, sikke, takı ve kemik kalıntılarının yanı sıra, daha önce hiç duyulmamış antropolojik verilere ulaşıldı.
İskeletlerin bir kısmında gözlenen kemik lezyonları ve enfeksiyon izleri, araştırmacıları veba şüphesine yönlendirdi. Uludağ Üniversitesi ile Almanya'daki Max Planck İnsan Tarihi Bilimi Enstitüsü iş birliğiyle yapılan genetik analizlerde, üç iskelet örneğinde Yersinia pestis bakterisinin DNA'sına rastlandı. Bu örneklerin M.Ö. 1400 ile M.Ö. 1200 yılları arasına tarihlendiği belirtildi. Bu, şu ana kadar Anadolu'da tespit edilen en eski veba örneği olma özelliğini taşıyor.
Tarihi ve Bilimsel Önem
Veba, insanlık tarihini derinden etkileyen bulaşıcı hastalıklardan biri. Tarihte "Justinianus Veba Salgını" (M.S. 541-542) ve "Kara Ölüm" (M.S. 1347-1351) gibi büyük salgınlara yol açan bu bakteri, Anadolu'da Neolitik dönemden beri var olduğu biliniyordu. Ancak bu yeni bulgu, hastalığın Tunç Çağı'nda da Anadolu'da aktif olduğunu gösteriyor. Uzmanlar, bu keşfin vebanın yayılım yollarını ve evrimini anlamada önemli bir boşluğu dolduracağını ifade ediyor.
Yapılan araştırmalar, veba bakterisinin genetik olarak modern türlere benzemediğini, günümüzdeki veba türlerinin atası olduğunu düşündürüyor. İznik'te bulunan örnekler, bronz çağ ticaret yolları üzerinde yaşanan salgınların izlerini taşıyor. Bu durum, ticaretin hastalık yayılımındaki rolünü bir kez daha gözler önüne seriyor.
Uluslararası Yansımaları
Keşif, arkeoloji ve tıp tarihi çevrelerinde büyük heyecan uyandırdı. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Harvard Üniversitesi'nden Prof. Dr. Maria Smith, "Bu bulgu, vebanın Batı Asya'daki en erken kanıtı olabilir. Anadolu'nun tarih öncesi dönemlerine ışık tutacak nitelikte," dedi. İngiltere'deki Oxford Üniversitesi'nden Dr. John Clark ise, "Bu tür genetik çalışmalar, hastalıkların insanlık tarihi üzerindeki etkisini anlamamıza yardımcı oluyor. İznik örnekleri, vebanın Neolitik Devrim'den sonraki yayılımını araştırmacılara yeniden değerlendirme fırsatı verecek." şeklinde konuştu.
Türkiye'de ise Cumhuriyet Halk Partisi Bursa Milletvekili ve TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu Üyesi Dr. Lale Karabıyık, konunun Türkiye'nin kültürel mirası açısından önemine dikkat çekti. "Bu bulgu, ülkemizin arkeolojik zenginliğini bir kez daha gösteriyor. Kazıların desteklenmesi ve bulguların dünyayla paylaşılması, kültür turizmi açısından da büyük önem taşıyor," dedi.
Gelecekteki Araştırmalar
Ekip, önümüzdeki dönemde İznik'teki diğer iskelet kalıntılarında da veba DNA'sı aramayı planlıyor. Ayrıca, çevre bölgelerdeki yerleşimlerde de benzer genetik çalışmalar yapılması hedefleniyor. Bu sayede vebanın Anadolu'daki yayılım haritası çıkarılmaya çalışılacak. İznik'teki kazıların, bölgenin tarih öncesine ışık tutmaya devam etmesi bekleniyor.
Değerlendirme
Bu keşif, yalnızca Türkiye'nin değil, dünya tıp tarihinin önemli bir parçasını ortaya çıkardı. Anadolu, insanlığın en eski yerleşimlerine ev sahipliği yapmış bir coğrafya olarak, hastalıkların evrimini anlamak için de kritik bir öneme sahip. Bu tür disiplinler arası çalışmalar, geçmişimize ışık tutarken gelecekteki sağlık politikalarına da yön verebilir. Arkeoloji ve genetiğin kesişimindeki bu araştırmaların, ülkemizin bilimsel prestijini artırdığı açıktır. Umuyoruz ki yetkililer, bu kazıları daha da destekleyerek Anadolu'nun zengin tarihini dünyaya tanıtmaya devam ederler.