Demokrasiler nadiren bir anda yok olur, adım adım aşınırlar. Türkiye 21'inci yüzyılda incelikli otoriterliğinin nasıl göründüğünü çarpıcı biçimde sergiliyor. Muhalefetin kontrol altına alınması, yargı bağımsızlığının zayıflatılması ve medya özgürlüğünün kısıtlanması gibi adımlarla demokratik kurumlar her geçen gün daha fazla erozyona uğruyor. Bu süreç, otoriterleşmenin sadece baskı ve şiddetle değil, aynı zamanda hukuki ve siyasi manevralarla nasıl inşa edildiğini gösteriyor. Son yıllarda muhalif siyasetçilerin tutuklanması, seçim sonuçlarının sorgulanması ve yerel yönetimlere kayyum atamaları, kontrolsüz bir iktidarın demokrasiyi nasıl içten içe kemirdiğinin somut örnekleri olarak öne çıkıyor.
Kontrollü muhalefetin inşası
Kontrollü muhalefet, iktidarın kendi politikalarına meşruiyet kazandırmak için muhalefeti zayıflatma ve yönlendirme stratejisidir. Bu strateji, muhalefetin etkisiz hale getirilmesi, liderlerinin itibarsızlaştırılması ve tabanının pasifize edilmesiyle işler. Türkiye'de son yıllarda muhalefet partilerine yönelik artan baskılar, seçim barajları, kapatma davaları ve medya ambargoları bu stratejinin bir parçası olarak değerlendiriliyor. Özellikle 2016 sonrası dönemde olağanüstü hal uygulamaları, KHK'lar ve tutuklamalar, muhalefetin hareket alanını daralttı. Muhalif belediyelere kayyum atanması, seçilmiş iradeyi yok sayarak yerel demokrasiyi devre dışı bıraktı. Bu uygulamalar, iktidarın kendi iktidarını pekiştirmek için muhalefeti kontrol altına alma çabasının bir yansıması olarak görülüyor.
Adım adım aşınma
Otoriterleşme genellikle ani bir darbe ile değil, uzun bir süreçte gerçekleşir. Türkiye'de de benzer bir yol izleniyor: önce yargı bağımsızlığı zayıflatılıyor, ardından medya özgürlüğü kısıtlanıyor ve sivil toplum susturuluyor. 2010 anayasa değişikliği ile yargının kontrolü ele geçirildi, 2016 darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL ile muhalif sesler susturuldu. 2017 referandumu ile başkanlık sistemi getirilerek güçler ayrılığı fiilen ortadan kaldırıldı. 2018 seçimleriyle yürütme, yasama ve yargı tek elde toplandı. Bu adımlar, demokrasinin nasıl aşındığını ve otoriter bir rejimin nasıl inşa edildiğini gösteriyor. Her adım, bir öncekini meşrulaştırarak ilerledi ve toplumun büyük bir kesimi bu sürece tepkisiz kaldı ya da kalamadı.
Muhalefetin tepkisi ve toplumsal direniş
Artan baskıya rağmen muhalefet ve sivil toplum tamamen teslim olmuş değil. 2019 yerel seçimlerinde muhalefetin büyükşehirleri kazanması, halkın bir kesiminin otoriterleşmeye karşı tepkisini gösterdi. Ancak bu kazanımlar, kayyum atamaları ve seçim iptalleriyle gölgelendi. 2023 seçimlerinde muhalefetin birleşme çabası ve ardından gelen yenilgi, muhalefetin etkisizliği tartışmalarını alevlendirdi. Muhalefet partileri arasındaki koordinasyon eksikliği ve liderlik sorunları, iktidarın işini kolaylaştırıyor. Yine de sokak protestoları, imza kampanyaları ve sosyal medya aktivizmi, otoriterleşmeye karşı direnişin farklı biçimlerini oluşturuyor. Bu direniş, kontrollü muhalefet stratejisinin her zaman başarılı olamayacağını gösteriyor.
Uluslararası boyut ve gelecek perspektifi
Türkiye'deki otoriterleşme sadece iç dinamiklerle sınırlı değil; uluslararası aktörlerin tutumu da belirleyici. Avrupa Birliği ile ilişkiler, demokrasi ve hukuk devleti kriterleri üzerinden şekillenirken, ABD'nin stratejik ortaklık çerçevesinde insan hakları ihlallerine göz yumması, iktidarın cesaretini artırıyor. Batı'nın çifte standartları, otoriter rejimlere meşruiyet kazandırıyor. Öte yandan, küresel otoriterleşme dalgası, Türkiye'yi de etkisi altına alıyor. Macaristan, Polonya ve Rusya gibi ülkelerdeki benzer uygulamalar, Türkiye'deki sürecin izole olmadığını gösteriyor. Gelecekte, Türkiye'nin demokrasiye dönüşü, muhalefetin birleşmesine, sivil toplumun güçlenmesine ve uluslararası baskının artmasına bağlı görünüyor. Ancak kontrollü muhalefet stratejisi, bu dinamikleri manipüle ederek iktidarın sürmesini sağlayabilir. Demokrasinin aşınması, sessiz ve derinden ilerlerken, toplumun uyanışı belki de en kritik eşikte duruyor.