Türk siyasi tarihinde Eylül ayı, demokrasiyi kesintiye uğratan müdahalelerin simgesi olarak anılır. 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından kurulan Yassıada Mahkemeleri'nde alınan idam kararları, 16-17 Eylül 1961'de infaz edilerek bu ayı kanla mühürlemiştir. Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın idamı, Türkiye'nin yakın siyasi hafızasında silinmez bir iz bırakmıştır.
Yassıada'dan İdam Sehpasına Giden Yol
27 Mayıs 1960'ta Demokrat Parti iktidarına karşı gerçekleştirilen askeri darbe, ülkeyi yeni bir döneme sürükledi. Darbe sonrası oluşturulan Milli Birlik Komitesi, yönetime el koyarak siyasi partileri kapattı ve yüzlerce kişiyi tutukladı. Yassıada'da kurulan olağanüstü mahkeme, eski yöneticileri yargıladı. Yargılamalar sonucunda 15 kişi idama mahkûm edildi; ancak Milli Birlik Komitesi'nin kararıyla üç isim -Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan- 16 ve 17 Eylül 1961'de idam edildi. Bu infazlar, Türkiye'de askeri müdahalelerin ne denli ağır sonuçlar doğurabileceğini gözler önüne serdi.
12 Eylül 1980: Bir Devrin Kapanışı
27 Mayıs'ın acı mirası, 12 Eylül 1980'de bir kez daha hortladı. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren liderliğindeki askeri cunta, ülke yönetimine el koyarak parlamentoyu feshetti, anayasayı askıya aldı ve tüm siyasi partileri kapattı. 12 Eylül darbesi, 27 Mayıs'tan farklı olarak çok daha geniş çaplı bir tasfiyeye sahne oldu: 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi askeri mahkemelerde yargılandı, 50 idam kararı infaz edildi, yüzlerce kişi işkence gördü ve on binlerce insan yurtdışına kaçmak zorunda kaldı. Darbe sonrası hazırlanan 1982 Anayasası, askeri vesayeti kurumsallaştırarak sivil siyasetin alanını daralttı.
27 Mayıs ve 12 Eylül, Türkiye'nin demokrasi serüvenindeki en derin kırılmalar olarak tarihe geçti. Her iki darbe de halkın iradesine müdahale, hukukun askıya alınması ve temel hak ve özgürlüklerin ihlaliyle sonuçlandı. Eylül ayları, bu acı olayların yıldönümlerinde demokrasi tartışmalarını alevlendirirken, darbelerin toplumsal hafızada yarattığı travmalar hâlâ canlılığını koruyor.
Darbelerin Toplumsal ve Siyasal Bilançosu
Her iki askeri müdahale, kısa vadede siyasi istikrarsızlığı bastırsa da uzun vadede Türkiye'nin demokratikleşme sürecini sekteye uğrattı. 27 Mayıs, Demokrat Parti'nin tasfiyesiyle merkez sağda büyük bir boşluk yarattı; 12 Eylül ise sol ve sağ tüm siyasi hareketleri sindirerek sivil toplumun gelişimini engelledi. Askeri yönetimlerin ardından kurulan sivil hükümetler, vesayet altında çalışmak zorunda kaldı. 1982 Anayasası'nın getirdiği vesayet kurumları, 2000'li yıllara kadar sivil siyaset üzerinde belirleyici oldu.
Darbelerin ekonomik sonuçları da ağır oldu. 27 Mayıs sonrası planlı ekonomi dönemine geçilse de, 12 Eylül'ün getirdiği neo-liberal politikalar gelir eşitsizliğini derinleştirdi. İşçi sendikaları kapatıldı, grevler yasaklandı, ücretler baskılandı. Toplumsal muhalefet sindirilirken, sermaye kesimleri askeri yönetimle iş birliği yaparak güçlerini pekiştirdi.
Demokrasi Mücadelesinde Eylül'ün Anlamı
Bugün 12 Eylül ve 27 Mayıs, demokrasi mücadelesinin simgesel tarihleri olarak anılıyor. Her yıl Eylül ayında düzenlenen etkinliklerde darbelerin mağdurları anılıyor, askeri vesayetin sona ermesi için çağrılar yapılıyor. Ancak darbe dönemlerinin hesabının tam olarak sorulmaması, toplumsal bellekteki yaraların kapanmasını geciktiriyor. 12 Eylül davalarının zamanaşımına uğraması veya sonuçsuz kalması, adalet arayışını sekteye uğrattı.
Türkiye'nin demokratikleşme serüveni, bu acı deneyimlerden çıkarılan derslerle şekillenmeli. Askeri müdahalelerin bir daha yaşanmaması için sivil anayasa, güçler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı gibi ilkelerin hayata geçirilmesi gerekiyor. Eylül ayları, sadece geçmişin acılarını hatırlamak için değil, aynı zamanda daha özgür ve demokratik bir gelecek inşa etmek için bir fırsat olarak görülmeli.
Sonuç olarak, 27 Mayıs ve 12 Eylül darbeleri, Türkiye'nin siyasi tarihinde kapanmayan yaralar açtı. Bu darbeler, demokrasinin ne kadar kırılgan olduğunu ve askeri vesayetin ne denli yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. Eylül ayı, bu nedenle Türk siyasetinde “meşum” bir dönemin sembolü olarak kaldı. Ancak unutulmamalıdır ki, demokrasi ancak geçmişle yüzleşerek ve kurumları güçlendirerek kalıcı hale gelebilir.