ABD, Soğuk Savaş'ın sona ermesinden 30 yılı aşkın süre geçmesine rağmen Küba'ya yönelik ekonomik ambargosunu sürdürüyor. Washington yönetimi, Florida'nın sadece 150 kilometre güneyinde yer alan 11 milyon nüfuslu ada ülkesini, Batı Yarımküre'nin ortasında Amerikan ulusal güvenliğini tehdit eden 'olağanüstü bir tehlike' olarak nitelendiriyor. Bu gerekçe, 1962 yılında başlatılan ve yıllar içinde sıkılaştırılan ambargonun bugüne kadar devam etmesinin temel dayanağını oluşturuyor.
Ambargonun tarihsel arka planı
Küba'ya yönelik Amerikan ambargosu, Fidel Castro liderliğindeki devrimin ardından 1960'larda başladı. İlk olarak 1962'de ABD Başkanı John F. Kennedy tarafından genişletilen yaptırımlar, Küba'ya yapılan tüm ticareti ve seyahatleri kapsayacak şekilde derinleştirildi. 1992'de Küba Demokrasi Yasası (Torricelli Yasası), 1996'da ise Helms-Burton Yasası ile ambargo yasallaştırıldı ve üçüncü ülkelere de yaptırım tehdidi taşıyan bir uluslararası enstrümana dönüştürüldü.
ABD'nin resmi pozisyonuna göre ambargonun amacı, Küba'da demokratik bir geçişi teşvik etmek ve insan haklarını iyileştirmek. Ancak eleştirmenler, ambargonun daha çok Küba halkına zarar verdiğini ve siyasi hedeflere ulaşamadığını savunuyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1992'den bu yana her yıl ambargonun kaldırılması çağrısı yapan bir kararı ezici çoğunlukla kabul ediyor; ABD ve müttefiki İsrail genellikle karşı oy kullanıyor.
Trump döneminde sıkılaştırma
Barack Obama döneminde kısmi bir yumuşama yaşanmış, 2015'te diplomatik ilişkiler yeniden kurulmuş ve bazı seyahat ile ticaret kısıtlamaları hafifletilmişti. Ancak Donald Trump başkanlığında bu adımlar geri çekildi. Trump yönetimi, 2017'de Obama'nın bazı düzenlemelerini iptal etti ve 2019'da Helms-Burton Yasası'nın III. Başlığını aktif hale getirerek, Küba'da kamulaştırılmış mülkler üzerinde dava açılmasına izin verdi. Bu, Avrupalı şirketler ve müttefik ülkelerle ciddi diplomatik gerilimlere yol açtı.
Joe Biden döneminde ise Trump'ın uygulamalarının bir kısmı sürdü, bir kısmında kısmi iyileştirmeler yapıldı. Özellikle ailelerine para gönderme (remittance) ve seyahat kısıtlamalarındaki esneklik, Küba'daki ekonomik krizin hafifletilmesine yönelik adımlar olarak görüldü. Fakat ambargonun ana yapısı korunuyor.
Uluslararası tepkiler ve diplomatik mücadele
Küba, ambargoya karşı diplomatik alanda mücadeleyi sürdürüyor. Havana yönetimi, her yıl BM Genel Kurulu'nda ambargonun kaldırılmasına yönelik karar tasarısını gündeme getiriyor. 2023'teki oylamada 185 ülke lehte, 2 ülke (ABD ve İsrail) aleyhte oy kullandı. Bu, uluslararası toplumun ABD politikasına karşı neredeyse oybirliğiyle bir duruş sergilediğini gösteriyor. Bununla birlikte, ABD'nin veto gücü ve Kongre'nin ambargoyu kaldırma yetkisini elinde tutması, bu kararların bağlayıcılığını ortadan kaldırıyor.
Avrupa Birliği, ABD'nin Helms-Burton Yasası'nın III. Başlığını uygulamaya koymasına karşı çıkıyor ve Dünya Ticaret Örgütü'nde dava açmış durumda. AB ayrıca, Küba'ya yönelik ortak tutumunu sürdürmekte ve adaya insani yardım ile kalkınma projeleri sağlamakta.
Bağımsız değerlendirme: Ambargo ve gelecek
ABD'nin Küba ambargosu, Soğuk Savaş dinamiklerinin bir kalıntısı olarak varlığını korurken, uluslararası hukuk ve ticaret normları açısından giderek daha fazla sorgulanmaktadır. Ambargonun Küba'daki siyasi sistemi değiştirme konusunda başarısız olduğu, aksine ülkeyi ekonomik olarak derin bir krize ittiği görülmektedir. Özellikle pandemi, doğal afetler ve turizm gelirlerindeki düşüş, ambargonun etkisini katlamış durumda. Washington'ın, 60 yılı aşkın süredir uyguladığı bu politikanın revize edilmesi, uluslararası toplumun beklentisi ve diplomatik açıdan sürdürülebilir bir seçenek olarak öne çıkıyor. Ancak Florida merkezli Küba kökenli lobilerin Kongre üzerindeki etkisi ve Soğuk Savaş refleksleri, kapsamlı bir değişimi engellemeye devam ediyor.