Bizim kuşağın net şekilde bildiği birkaç şey vardı. Bir kadına küfür eden, bir kadının namusuyla ilgili ulu orta ve mesnetsiz konuşan biri dayağını yer, otururdu aşağı. Kavgada anayı bacıyı, eşi nişanlıyı karıştıran dayağını yer, otururdu aşağı. Bir şey daha vardı: Dayak yemiş olmanın insana getirdiği bir olgunluk, bir sınır bilme hali vardı. Şimdi ise bu sınırların erozyona uğradığı, dayak yememişlerin eblehliğinin siyasetten gündelik hayata kadar her alanı kuşattığı bir dönemden geçiyoruz. Bu yazı, o eski teamüllerin nasıl kaybolduğunu ve yerine ne geldiğini tartışmayı amaçlıyor.
Eski Teamüllerin Toplumsal İşlevi
Geçmişte toplumun kendi kendini denetleme mekanizmaları vardı. Bunlar hukuki değil, sosyal yaptırımlardı. Bir kişi bir kadına küfrettiğinde, o kişinin çevresi tarafından uyarılması, gerekirse fiziksel müdahaleyle haddinin bildirilmesi yaygın bir davranıştı. Bu, kadını korumakla birlikte, erkeğin de kendini bilmesini sağlardı. Aynı şekilde, kavgada aile fertlerini karıştıran kişi de aynı yaptırımla karşılaşırdı. Bu teamüller, yazılı olmayan ama işleyen bir toplumsal sözleşmenin parçasıydı. Dayak yemek, bir tür sosyal terbiye aracıydı ve bu terbiyeden geçen bireyler, toplum içinde daha ölçülü davranırdı. Elbette şiddeti savunmuyoruz; ancak o dönemde bu mekanizmaların nasıl bir denge oluşturduğunu anlamak önemli.
Bu teamüllerin kaybolmasıyla birlikte, toplumda bir boşluk oluştu. Artık kimse kimseye haddini bildirmiyor; çünkü yaptırım korkusu kalmadı. Bunun sonucunda, sınır tanımayan, saygısız ve pervasız davranışlar arttı. Özellikle siyasette bu durum çok belirgin. Siyasetçiler, birbirlerine karşı her türlü hakareti, iftirayı, mesnetsiz suçlamayı rahatça yapabiliyorlar. Çünkü artık onları durduracak bir sosyal yaptırım yok. Dayak yememiş olmanın verdiği eblehlikle, her şeyi söyleme hakkını kendilerinde görüyorlar.
Siyasette Dayak Yememişliğin Tezahürleri
Siyaset, bir toplumun aynasıdır. Son yıllarda siyasi söylemdeki seviyesizlik, toplumun genel ahlaki çöküşünün bir yansıması. Meclis kürsüsünden yapılan konuşmalara baktığımızda, karşımıza çıkan tablo hiç de iç açıcı değil. Bir siyasetçi, rakibinin ailesine, eşine, kızına varana kadar her türlü aşağılamayı yapabiliyor. Çünkü bu kişi, hayatında hiç dayak yememiş, hiç sınır konmamış, hiç haddini bilmemiş. Dolayısıyla, sözlerinin karşılığında bir yaptırım görmeyeceğini biliyor. Bu da onu daha da pervasızlaştırıyor.
Öte yandan, toplumun geniş kesimleri de bu tür söylemlere tepki göstermiyor. Aksine, bu tür söylemler kimi zaman takdir bile görüyor. Bu, toplumun da artık dayak yememiş bir nesil tarafından şekillendirildiğinin göstergesi. Oysa eski kuşak, bu tür söylemlerin karşısında durur, gerektiğinde fiziksel müdahalede bulunurdu. Şimdi ise sadece seyrediyoruz. Bu seyirci kalma hali, siyasetçileri daha da cesaretlendiriyor. Onlar da nasıl olsa bir şey olmayacağını bildikleri için, her türlü rezilliği yapıyorlar.
Dayak Yememişliğin Psikolojik Boyutu
Dayak yememiş olmak, sadece fiziksel bir eksiklik değil, aynı zamanda psikolojik bir durum. Dayak yiyen kişi, bir sınır olduğunu öğrenir. Canının yanması, ona bir daha aynı hatayı yapmama dersini verir. Bu, bir tür negatif pekiştirmedir. Ancak dayak yememiş kişi, hiçbir sınırla karşılaşmadığı için, kendini her şeyi yapma hakkına sahip görür. Bu da onu eblehleştirir. Eblehlik, burada budalalık, ahmaklık anlamında kullanılıyor. Yani dayak yememişlik, kişiyi akılsızca davranmaya itiyor.
Bu psikolojik durum, sadece bireysel değil, toplumsal bir sorun haline gelmiş durumda. Toplumun geneli, artık dayak yememiş bireylerden oluşuyor. Bu bireyler, birbirlerine karşı saygı duymuyor, sınır tanımıyor, hakaret etmeyi normal görüyor. Bu da toplumsal dokuyu zedeliyor. Aile içi ilişkilerden komşuluk ilişkilerine, iş hayatından siyasete kadar her alanda bu çöküşü gözlemlemek mümkün.
Eski Kuşağın Özlemi ve Yeni Kuşağın İsyam
Eski kuşak, o günleri özlemle anıyor. Çünkü o günlerde bir düzen vardı. Herkes haddini bilirdi. Şimdi ise o düzenin yerini kaos aldı. Yeni kuşak ise bu durumdan şikayetçi değil; çünkü o da dayak yememiş, sınır tanımamış bir kuşak. Onlar için bu özgürlük gibi görünüyor. Ancak bu özgürlük değil, başıboşluk. Başıboşluk ise toplumu çürütüyor.
Sonuç olarak, vakitsiz öten horozlar misali, dayak yememiş olmanın eblehliği ile hareket edenler, toplumu da kendileri gibi eblehleştiriyor. Siyasetten gündelik hayata kadar her alanda bu çöküşü görüyoruz. Çözüm, eski teamülleri geri getirmek değil elbette; ancak yeni ve medeni bir denetim mekanizması kurmak. Aksi halde, dayak yememişlerin eblehliği hepimizi yutacak. Bu yazı, o eski günlerin özlemiyle değil, geleceğin inşası için bir uyarı niteliğinde. Unutmayalım ki, sınırları olmayan bir toplum, eninde sonunda kendini yok eder.
Bugün siyasette yaşananlar, bu yok oluşun habercisi. Birbirine hakaret eden, iftira atan, aileleri karıştıran siyasetçiler, aslında kendi sonlarını hazırlıyor. Ancak bu son, sadece onların değil, hepimizin sonu olacak. Bu yüzden, dayak yememiş olmanın eblehliğinden kurtulup, yeniden sınırlarımızı hatırlamamız gerekiyor. Yoksa hep birlikte, vakitsiz öten horozlar gibi, sabahı beklemeden yok olup gideceğiz.