Türkiye'nin yakın siyasi tarihinde 12 Eylül 1980 askeri darbesi, toplumsal hafızada derin izler bırakan bir kırılma noktası olarak yer alıyor. Darbe sonrası yaşanan işkenceler, idamlar ve sistematik baskılar, milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkiledi. Ancak yıllar geçtikçe, bu dönemin yarattığı utanç duygusu, toplumun farklı kesimlerinde farklı şekillerde tezahür etti. Kimi zaman bir özür dileme çağrısı, kimi zaman ise sessizlik ve inkârla örülen bir duvar olarak karşımıza çıktı.
12 Eylül'ün İki Farklı Yorumu
12 Eylül 1980 darbesi, resmi söylemde uzun yıllar "ülkeyi anarşiden kurtaran müdahale" olarak tanımlandı. Ancak darbe mağdurları için bu tarih, işkencehanelerde geçen günlerin, kaybedilen yakınların ve yok sayılan acıların simgesi oldu. Bu ikilik, Türkiye'de "bizim iki 12 Eylül'ümüz" ifadesini doğurdu: Bir yanda devletin bekası için yapıldığına inanılan bir müdahale, diğer yanda ise bireylerin hayatını karartan bir travma.
Darbenin hemen ardından kurulan Askeri Mahkemeler, binlerce kişiyi yargıladı. İdam edilenler arasında Erdal Eren, Necdet Adalı ve Mustafa Pehlivanoğlu gibi isimler vardı. İşkence iddiaları, cezaevlerinde yaşanan insan hakları ihlalleri uluslararası raporlara konu oldu. 12 Eylül'ün mimarlarından Kenan Evren ve arkadaşları, 2010 yılındaki anayasa değişikliğiyle yargı önüne çıkarıldı; ancak Evren'in ölümü davayı düşürdü. Bu süreç, toplumun bir kesiminde "hesap soruldu" hissi yaratırken, diğer kesiminde yaraların hâlâ kapalı olduğu eleştirisini beraberinde getirdi.
28 Şubat ve Utanç Duygusunun Dönüşümü
12 Eylül'ün ardından Türkiye, 28 Şubat 1997'de postmodern bir darbe olarak nitelendirilen sürece tanık oldu. Milli Güvenlik Kurulu'nda alınan kararlarla hükümet istifa etmeye zorlandı, başörtüsü yasağı sertleştirildi ve binlerce öğrenci mağdur edildi. Bu süreç, 12 Eylül'ün utanç duygusunu farklı bir boyuta taşıdı: Artık utanç, sadece sol görüşlü kesimlerin değil, muhafazakâr camianın da ortak paydası haline geldi.
28 Şubat davası 2013'te başladı ve 2018'de sonuçlandı. Çevik Bir ve arkadaşları çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı. Ancak bu dava da toplumsal uzlaşmayı sağlamadı; aksine kutuplaşmayı derinleştirdi. 12 Eylül mağdurları "bizim davamız unutuldu" derken, 28 Şubat mağdurları "geç de olsa adalet yerini buldu" görüşünü savundu. Bu karşıtlık, utanç duygusunun tek bir tarihe indirgenemeyeceğini gösteriyor.
Toplumsal Hafıza ve Utançla Yüzleşme
Türkiye'de darbelerle yüzleşme, genellikle siyasi iktidarların gündemine göre şekillendi. 12 Eylül için 2010 anayasa referandumu bir dönüm noktası oldu; Evren ve arkadaşları yargılandı. Ancak bu yargılama, darbenin tüm faillerini kapsamadı. İşkencecilerin büyük kısmı hiçbir zaman hesap vermedi. Benzer şekilde, 28 Şubat davası da sadece birkaç üst düzey isimle sınırlı kaldı.
Utanç duygusu, bireysel bir his olmaktan çıkıp kolektif bir travmaya dönüştüğünde, toplumun tüm kesimlerini etkiler. Ancak bu duyguyla yüzleşmek yerine onu bastırmak, nesiller boyu aktarılan bir sessizliğe yol açar. Bugün hâlâ 12 Eylül'ü tartışırken "acaba abartılıyor mu?" sorusunu soranlar varsa, bu, utançla yüzleşmenin ne kadar zor olduğunu gösteriyor.
Sonuç: Utanç mı, Sorumluluk mu?
12 Eylül ve 28 Şubat, Türkiye'nin demokrasi tarihinde iki ayrı kara leke olarak duruyor. Her iki dönemde de insanlar fikirleri, inançları veya kimlikleri yüzünden mağdur edildi. Utanç duygusu, bu mağduriyetleri hatırlamak ve bir daha yaşanmaması için ders çıkarmak adına bir başlangıç olabilir. Ancak utanç, sorumluluk duygusuna dönüşmediği sürece sadece bir söylem olarak kalır. Türkiye'nin gerçek anlamda yüzleşmesi, darbeleri yapanları değil, o darbelere zemin hazırlayan zihniyeti sorgulamakla mümkün olacaktır. Aksi halde, "bizim iki 12 Eylül'ümüz" ifadesi, sadece bölünmüş bir hafızanın değil, aynı zamanda yarım kalmış bir adalet arayışının da simgesi olmaya devam edecek.