Türkiye'de son günlerde kamuoyunda geniş yankı uyandıran 'üreme çetesi' skandalı, tıp ve hukuk çevrelerinde yeni bir tartışmayı ateşledi. Genç kadınları yurt dışına götürerek üreme hücrelerini para karşılığında toplayan şebekenin ortaya çıkarılmasının ardından, tüp bebek tedavisi gören ailelerin tercihleri ve yumurta bağışının yasal statüsü masaya yatırıldı. Olayın merkezinde, yumurta bağışı yoluyla çocuk sahibi olan aileler ile taşıyıcı annelik arasındaki ince çizgi ve 'anne' kimliğinin biyolojik mi yoksa hukuki mi olduğu sorusu yer alıyor.
Skandalın ortaya çıkışı ve yasal boşluklar
Edinilen bilgilere göre, söz konusu şebeke, maddi zorluk yaşayan genç kadınları ikna ederek yurt dışındaki kliniklerde yumurta toplama işlemi yapmalarını sağladı. Toplanan yumurtalar, Türkiye'de yumurta bağışı yasak olduğu için yurt dışında tüp bebek tedavisi görmek isteyen ailelere ulaştırıldı. Bu süreçte hem etik hem de hukuki ihlallerin yaşandığı iddia ediliyor. Türkiye'de 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanun ve Üremeye Yardımcı Tedavi Uygulamaları ve Üreme Hücresi ve Doku Nakli Merkezleri Hakkında Yönetmelik, yumurta ve sperm bağışını yasaklıyor. Ancak yurt dışında yapılan işlemler, mevzuatın kapsamı dışında kalıyor ve denetim zorluğu doğuruyor.
Biyolojik annelik mi, hukuki annelik mi?
Tartışmanın odağında, çocuğun genetik materyalini sağlayan kadın ile çocuğu dokuz ay boyunca taşıyan kadın arasındaki annelik bağının nasıl tanımlanacağı var. Mevcut Türk hukukunda annelik, doğumla birlikte kazanılan bir statü olarak kabul ediliyor. Medeni Kanun'un ilgili maddeleri, çocuğu doğuran kadını anne olarak tanımlıyor; bu, 'doğuran anne' ilkesi olarak biliniyor. Yumurta bağışı yoluyla çocuk sahibi olan bir kadın, genetik olarak çocuğun annesi olmasa da hukuken anne sayılıyor. Ancak yumurtayı veren kadının hakları ve çocuğun genetik soyunu öğrenme hakkı gibi konular henüz net bir çerçeveye oturtulmuş değil.
Konuya ilişkin görüşlerine başvurduğumuz tıp etiği uzmanları, yumurta bağışının ticari bir meta haline gelmesinin sakıncalarına işaret ediyor. Uzmanlar, özellikle ekonomik olarak dezavantajlı genç kadınların bu tür uygulamalara yönlendirilmesinin sömürü boyutuna dikkat çekiyor. Öte yandan, tüp bebek tedavisi gören ve yumurta bağışına ihtiyaç duyan ailelerin umutsuzluğu da göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek olarak öne çıkıyor.
Kamuoyunda ve siyasette yankıları
Olayın basına yansımasının ardından Sağlık Bakanlığı'nın konuya ilişkin inceleme başlattığı, yurt dışındaki kliniklerle iş birliği yapan aracıların tespit edilmeye çalışıldığı belirtiliyor. Siyasi partilerden de konuya dair açıklamalar geldi. Bazı milletvekilleri, yumurta bağışının yasak olmasının yarattığı boşluğun kaçakçılık faaliyetlerini körüklediğini savunurken, bazıları da mevcut yasağın korunması gerektiğini, aksi halde ticari sömürünün artacağını dile getiriyor. Kamuoyunda ise annelik kavramının biyolojik temelde mi yoksa duygusal ve hukuki temelde mi tanımlanması gerektiği yönünde hararetli tartışmalar sürüyor.
Uzmanlar ne diyor?
Hukukçular, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve Biyotıp Sözleşmesi çerçevesinde üreme hücrelerinin ticari amaçla kullanımının yasak olduğunu hatırlatıyor. Ancak yurt dışında gerçekleşen işlemlerin Türkiye'de yargı önüne taşınmasının zorluğuna dikkat çekiyorlar. Tıp dünyası ise yumurta bağışının yasal düzenlemelerle belirli koşullara bağlanması gerektiğini, tamamen yasaklamanın kaçak yolları teşvik ettiğini ifade ediyor. Kadın hakları örgütleri ise genç kadınların bedenleri üzerinde tasarruf hakkının korunması ve bilgilendirilmiş onam süreçlerinin güçlendirilmesi çağrısında bulunuyor.
Skandalın ortaya çıkardığı bir diğer boyut ise, tüp bebek tedavisi gören ailelerin yaşadığı çaresizlik. Yumurta bağışı yasal olmadığı için çiftler, yurt dışındaki kliniklere yönelmek zorunda kalıyor ve bu süreçte ciddi maddi ve manevi riskler üstleniyor. Uzmanlar, sağlık turizmi kapsamında yurt dışına giden ailelerin hukuki ve tıbbi güvencelerden yoksun kaldığına dikkat çekiyor.
Olay, annelik kavramının sadece biyolojik bir bağ olmadığını, aynı zamanda hukuki, etik ve duygusal boyutları bulunduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Türkiye'de konuya ilişkin yasal düzenlemelerin güncellenmesi ve denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi gerektiği yönünde görüşler ağırlık kazanıyor. Ancak atılacak adımların, kadınların beden haklarını koruyacak ve ticari sömürüyü engelleyecek şekilde tasarlanması büyük önem taşıyor. 'Üreme çetesi' skandalı, yalnızca bir suç örgütünü değil, aynı zamanda modern tıbbın ve hukukun çözüm bekleyen açmazlarını da gün yüzüne çıkarmış durumda.