Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre, kişi başına düşen milli gelir 2025 yılında 18 bin 40 dolara yükseldi. Bu rakam, 2024 yılındaki 13 bin 500 dolar seviyesinden önemli bir artışa işaret ediyor. Ancak ekonomistler, artışın büyük ölçüde döviz kuru ve enflasyon muhasebesinden kaynaklandığını, halkın alım gücüne aynı oranda yansımadığını belirtiyor. Gelir dağılımındaki derin uçurum, Türkiye'nin ekonomik büyümesinin toplumun tamamına yayılmadığını gösteriyor.
Gelir Artışının Kaynağı Tartışmalı
Kişi başına gelirin nominal olarak yükselmesinde, TL cinsinden büyümenin yanı sıra dolar kurundaki dalgalanmalar ve yıl sonu enflasyon verileri etkili oldu. 2025 yılında yıllık ortalama dolar kuru 42 TL seviyesinde gerçekleşti. Bu durum, dolar cinsinden hesaplanan gelirin şişmesine neden oldu. Ekonomistler, satın alma gücü paritesine göre yapılan hesaplamalarda Türkiye'nin sıralamasının değişmediğini vurguluyor. Yani vatandaşın cebine giren para, uluslararası standartlarda aynı oranda artmadı.
TÜİK verilerine göre, en zengin yüzde 20'lik kesim, toplam gelirin yüzde 46'sını alırken, en yoksul yüzde 20'lik kesim yalnızca yüzde 6'sını alıyor. Bu oran, gelir dağılımındaki bozukluğun somut göstergesi. Gini katsayısı 0,42 seviyesinde seyrediyor; bu değer 0'a yaklaştıkça gelir eşitliği artıyor, 1'e yaklaştıkça eşitsizlik derinleşiyor. Türkiye, OECD ülkeleri arasında gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülkelerden biri olmaya devam ediyor.
İki Türkiye: Yoksulluk ve Zenginlik Aynı Ülkede
İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde metrekare fiyatları 150 bin TL'yi aşarken, aynı şehirdeki bazı mahallelerde asgari ücretle geçinmeye çalışan aileler var. Türkiye'nin doğusu ile batısı arasındaki gelişmişlik farkı da derinleşiyor. Kişi başına gelir İstanbul'da 25 bin doları aşarken, bazı Doğu ve Güneydoğu illerinde 8 bin doların altında kalıyor. Bu uçurum, eğitim, sağlık ve altyapı hizmetlerine erişimde de kendini gösteriyor.
Asgari ücret 2025 yılında net 22 bin TL olarak uygulandı. Dört kişilik bir ailenin açlık sınırı Türk-İş'in hesaplamalarına göre 28 bin TL'yi, yoksulluk sınırı ise 75 bin TL'yi geçti. Yani asgari ücretle çalışan bir kişi, ailesini yoksulluk sınırının çok altında bir gelirle geçindirmeye çalışıyor. Emekli maaşları ise en düşük 15 bin TL seviyesinde. Bu tablo, kişi başına gelir artışının halkın büyük bölümü için hissedilmediğini ortaya koyuyor.
Siyasi Yansımalar ve Gelecek Beklentisi
Muhalefet partileri, açıklanan rakamların gerçeği yansıtmadığını savunuyor. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, "Kişi başına gelir 18 bin doları geçmiş görünüyor ama marketteki fiyatlar, kiradaki artış, elektrik faturası ortada. Bu istatistikler Saray'ın mutfağında pişiyor, halkın mutfağında değil" dedi. İktidar kanadı ise büyümenin istikrarlı olduğunu ve refahın tabana yayılacağını savunuyor. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, "Programımız kararlılıkla uygulanıyor. Enflasyon düşecek, alım gücü artacak" açıklamasını yaptı.
Uluslararası kuruluşların raporları da karamsar bir tablo çiziyor. Dünya Bankası, Türkiye'de yoksulluk oranının son beş yılda arttığını belirtiyor. OECD ise genç işsizliğinin yüzde 25'e yaklaştığını raporluyor. Üniversite mezunu gençlerin birçoğu iş bulmakta zorlanıyor veya düşük ücretli işlerde çalışmak zorunda kalıyor. Beyin göçü hızlanmış durumda; son üç yılda 300 binden fazla genç yurt dışına gitti.
Sonuç: Rakamlar ve Gerçekler Arasındaki Uçurum
Kişi başına gelirin 18 bin doları aşması, kağıt üzerinde olumlu bir gelişme. Ancak bu artışın toplumun geniş kesimlerine yansımadığı açık. Gelir adaletsizliği, enflasyon ve işsizlik, Türkiye'nin kronik sorunları olarak varlığını sürdürüyor. Ekonomik büyümenin niteliği, sadece rakamlarla değil, insanların yaşam standartlarıyla ölçülmeli. Aksi halde 'iki Türkiye' arasındaki uçurum daha da derinleşecek ve toplumsal huzursuzluk artacak. Önümüzdeki dönemde seçim ekonomisi mi yoksa yapısal reformlar mı tercih edilecek, bunu zaman gösterecek. Ancak şu bir gerçek: İstatistikler ne derse desin, halkın çoğu geçim sıkıntısı çekiyor ve bu durum siyasi tercihleri belirleyecek.