Şiddet kavramı, geç modern toplumda köklü bir dönüşüm geçirdi. Artık yalnızca dışarıdan gelen fiziksel zor, ceza ya da baskıyla işlemiyor; bireyin iç dünyasına yerleşen görünmez bir mekanizmaya dönüşüyor. Güney Koreli filozof Byung-Chul Han, bu yeni şiddet biçimini "içselleştirilmiş sömürü" olarak tanımlıyor. Birey, özgür ve özerk olduğunu düşünürken, başarı, performans ve sürekli kendini geliştirme baskısı altında kendi kendisinin sömürücüsü haline geliyor. Böylece fail ile kurban aynı bedende birleşiyor; şiddet, dışsal bir düşmandan değil, bizzat bireyin kendi özlemlerinden ve kendine dayattığı hedeflerden besleniyor.
Performans Toplumu ve Öz Sömürü
Byung-Chul Han'ın "Performans Toplumu" (Leistungsgesellschaft) kavramı, 21. yüzyılın bireyini tanımlamak için kilit bir çerçeve sunuyor. Han'a göre, 20. yüzyılın disiplin toplumunda birey, dışsal kurumlar (okul, fabrika, hapishane, aile) tarafından baskı altında tutulurken, bugünün "başarı toplumu"nda bu baskı içselleştirilmiştir. Artık kimse "yapmalısın" demiyor; birey kendi kendine "yapabilirim" diyor ve bu "yapabilirim" dayatması, en az "yapmalısın" kadar acımasız bir tahakküm aracına dönüşüyor. Kişi, kendi kendisinin efendisi olduğunu sanırken aslında kendi kendisinin kölesi oluyor. Han, bu durumu "özgürlüğün kendini sömürüye dönüştürmesi" olarak açıklıyor: Özgürlük, artık bir kurtuluş değil, bir zorunluluk haline geliyor.
Bu dönüşümün en somut yansımaları, çalışma hayatında, sosyal medyada ve gündelik ilişkilerde görülüyor. Çalışan birey, işten çıkarılma korkusuyla değil, daha iyi olma, daha fazla başarma ve sürekli üretme arzusuyla kendini tüketiyor. Tükenmişlik sendromu (burnout), depresyon ve anksiyete bozuklukları, bu içsel şiddetin en yaygın semptomları arasında yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre, dünya genelinde her yıl milyonlarca insan bu tür ruhsal rahatsızlıklarla boğuşuyor; ancak sorun, bireysel bir zayıflık ya da irade eksikliği olarak görülüyor. Oysa Han, bunun sistemik bir şiddet olduğunu vurguluyor: Birey, kendini gerçekleştirme vaadiyle kendi sonunu hazırlıyor.
Şiddetin Görünmez Kaynağı: Kendilik
Geleneksel şiddet anlayışı, fail ile kurbanı birbirinden ayırır. Bir taraf baskı uygular, diğer taraf acı çeker. Oysa Byung-Chul Han'a göre geç modern toplumda bu ayrım silikleşiyor. Birey, hem sömüren hem sömürülen, hem zulmeden hem zulme uğrayan konumunda. Bu durum, şiddetin teşhis edilmesini zorlaştırıyor; çünkü ortada suçlanacak bir dışsal fail yok. Kişi, kendi başarısızlığından yine kendini sorumlu tutuyor. "Yeterince çalışmadım", "daha iyisini yapabilirdim", "geride kaldım" gibi düşünceler, içselleştirilmiş şiddetin günlük dildeki tezahürleri. Bu noktada siyasetin rolü de tartışmaya açılıyor: Neo-liberal politikalar, bireyi girişimci bir özne olarak kutsarken, aslında onu yalnızlaştırıyor ve kolektif direniş kanallarını tıkıyor. Sendikalar, meslek örgütleri ve dayanışma ağları zayıflarken, birey kendi kaderiyle baş başa bırakılıyor.
Han'ın analizi, yalnızca felsefi bir teşhis değil, aynı zamanda siyasal bir eleştiri niteliği taşıyor. Şiddetin kaynağını dışsal bir düşmanda arayan geleneksel siyaset, bu yeni durumu kavramakta zorlanıyor. Oysa sorun, ne yalnızca ekonomik eşitsizlik ne de otoriter bir rejim; sorun, bireyin kendi özgürlüğünü bir tuzak olarak yaşaması. Bu tuzağın farkına varmak, belki de yeni bir siyasetin ilk adımı olabilir.
Sonuç: Görünmeyen Şiddete Karşı Farkındalık
Byung-Chul Han'ın "şiddetin yeni hali" tezi, çağımızın en sinsi tahakküm biçimlerinden birini gözler önüne seriyor. Dışsal baskıların yerini içsel zorlamaların aldığı bu düzende, bireyin özgürlüğü paradoksal biçimde bir esarete dönüşüyor. Performans, başarı ve sürekli gelişim buyrukları, artık birer yaşam amacı haline gelmiş durumda. Ancak bu buyrukların sorgulanması, bireyin kendi içsel şiddetini fark etmesiyle mümkün. Toplumsal düzeyde ise, dayanışma ağlarının yeniden inşası, kolektif hak arayışlarının güçlendirilmesi ve ruh sağlığına yönelik politikaların önceliklendirilmesi gerekiyor. Aksi halde, şiddetin en görünmez hali, en yaygın hali olmaya devam edecek. Unutulmamalıdır ki, kendini sömüren bir birey, başkalarını da sömürmeye başlar; bu kısır döngüyü kırmak, önce kendilikle yüzleşmekten geçiyor.