Ankara’da son günlerde yaşanan sessizlik, siyaset kulislerinde alışılmadık bir huzursuzluk yaratıyor. Meclis koridorlarında, parti genel merkezlerinde ve medyada beklenen açıklamalar bir türlü gelmiyor. Kimi zaman bir skandalın patlak vermesi an meselesi gibi görünürken, kimse konuşmuyor. Bu suskunluğun arkasında yatan neden ise çok katmanlı: Herkesin bir şekilde bulaştığı, kirli bir geçmişin gölgesi. “Hepiniz oradaydınız” ifadesi, aslında bir suçlamadan çok, bir itiraf niteliği taşıyor. Siyasetin aktörleri, geçmişte alınan ortak kararların, göz yumulan yolsuzlukların ve sessiz kalınan haksızlıkların ağırlığı altında eziliyor. Konuşmak, kendi ellerini de kirletmek anlamına geliyor.
Susmanın Ekonomisi: Kolektif Sorumluluk
Siyasette suskunluk genellikle bir strateji olarak görülür. Ancak bu kez durum farklı. Son dönemde ortaya atılan iddialar, sadece belirli bir partiyi veya grubu değil, neredeyse tüm siyasi yapıyı ilgilendiriyor. Kamu ihalelerinden atamalara, yargı kararlarından medya yönlendirmelerine kadar geniş bir yelpazede yaşanan usulsüzlükler, birbirine bağlı bir ağ oluşturuyor. Herhangi bir aktörün konuşması, bu ağın tamamını deşifre edebilir. Dolayısıyla suskunluk, bir tür hayatta kalma içgüdüsü haline gelmiş durumda. Bu durum, siyasi etiğin iflası olarak yorumlanıyor. Kolektif sorumluluk, bireysel vicdanların önüne geçmiş; “herkes yapıyorsa, benim yapmam da normal” anlayışı yerleşmiş görünüyor.
Uzmanlar, bu tür suskunluk dönemlerinin genellikle büyük bir krizle sonuçlandığını belirtiyor. Tarih, benzer örneklerle dolu. 1990’lı yıllarda yaşanan siyasi yolsuzluklar, uzun süre örtbas edilmiş, ancak ekonomik kriz patlak verdiğinde tüm aktörler birer birer dökülmüştü. Bugün de benzer bir tablo oluşuyor: Ekonomik göstergeler bozulurken, halkın öfkesi artarken, siyasi sınıf hâlâ susmayı tercih ediyor. Ancak suskunluk, fırtına öncesi sessizlik olabilir.
Günahların Ortaklığı: Kim Kimden Kaçıyor?
“Hepiniz oradaydınız” sözü, aslında bir hesaplaşma çağrısı. Kimi siyasetçiler, geçmişte yaşanan olaylarda doğrudan parmakları olduğunu bildikleri için konuşamıyor. Kimileri ise sadece seyirci kaldıkları için utanç duyuyor. Ama hepsi biliyor ki, konuşan ilk kişi, diğerlerinin hedefi haline gelecek. Bu nedenle herkes, bir başkasının konuşmasını bekliyor. Bu bekleme oyunu, siyasi tıkanıklığı derinleştiriyor. Muhalefet partileri bile, iktidarı eleştirmekte zorlanıyor; çünkü onların da geçmişte benzer hatalara imza attığı biliniyor. Bu da halk nezdinde siyasete olan güveni iyice eritiyor.
Kamuoyu araştırmaları, vatandaşların yüzde 70’inin siyasetçilere güvenmediğini gösteriyor. Bu güvensizliğin temelinde yatan şey, sadece yolsuzluk değil; aynı zamanda bu yolsuzlukların üstünün örtülmesi, sorumluların cezalandırılmaması. Adalet duygusu zedelenmiş durumda. İnsanlar, “Nasıl olsa hepsi aynı” diyerek sandığa gitmeme eğilimi gösteriyor. Bu da demokrasinin en büyük krizlerinden biri olan temsiliyet krizini doğuruyor.
Çıkış Yolu: Yüzleşme mi, Yoksa Daha Derin Sessizlik mi?
Bu suskunluğun sona ermesi için ne gerekiyor? Belki de ilk adım, geçmişle yüzleşmek. Ancak bu, siyasi sınıfın kolay kolay kabul edeceği bir şey değil. Çünkü yüzleşme, sadece itiraf değil; aynı zamanda bedel ödemek anlamına geliyor. Koltukları kaybetme, hapis cezaları, itibar kaybı… Tüm bunlar, siyasetçileri susmaya itiyor. Ancak toplumsal baskı artarsa, bu duvar çökebilir. Sivil toplum kuruluşları, bağımsız medya ve akademisyenler, bu konuda önemli rol oynayabilir. Şeffaflık ve hesap verebilirlik mekanizmaları güçlendirilirse, siyasetçilerin suskunluğu kırılabilir.
Öte yandan, uluslararası kuruluşların raporları da Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve ifade özgürlüğü konusunda ciddi gerilemeler olduğunu ortaya koyuyor. Bu durum, suskunluğun sadece iç dinamiklerden değil, dış baskılardan da kaynaklandığını gösteriyor. Avrupa Birliği müzakere sürecinin fiilen durması, ekonomik kırılganlık ve jeopolitik riskler, siyasi aktörlerin manevra alanını daraltıyor. Dolayısıyla suskunluk, bir tercih olduğu kadar bir zorunluluk haline gelmiş durumda.
Sonuç olarak, “Hepiniz oradaydınız” hikâyesi, Türkiye siyasetinin içinde bulunduğu ahlaki çıkmazı özetliyor. Kolektif günahlar, kolektif suskunluğu doğuruyor. Bu döngünün kırılması, cesur bir muhalefet ve bilinçli bir kamuoyu ile mümkün. Aksi halde, suskunluk daha da derinleşecek ve demokrasi daha fazla erozyona uğrayacak. Unutulmamalı ki, sessizlik her zaman barış anlamına gelmez; bazen en yüksek çığlıktır.