Günümüz Türkiye'sinde, özellikle siyaset arenasında, laf kalabalığı had safhada. Otuz yılı aşkın süredir radyodan televizyona, sahneden dijital platformlara kadar hemen her alanda konuşan deneyimli bir isim, "Çok konuşuyoruz" diyerek dikkat çekiyor. Ona göre asıl ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla konuşmak değil; belki de biraz olsun susmak ve dinlemek. Peki, bu sükût çağrısı, siyasetin gürültülü dünyasında nasıl bir anlam taşıyor?
Konuşma Kirliliği ve Gerçek İletişim Eksikliği
Son yıllarda, özellikle sosyal medyanın da etkisiyle, herkes bir şeyler söylüyor. Ancak bu yoğun konuşma trafiği, gerçek iletişimi engelliyor. İnsanlar birbirini dinlemiyor, sadece kendi görüşlerini haykırıyor. Siyasette de durum farklı değil. Parti liderleri, milletvekilleri ve yorumcular sürekli konuşuyor; ancak bu konuşmaların çoğu kutuplaşmayı artırmaktan öteye gitmiyor. Deneyimli yazar, bu durumu "asıl ihtiyacımız olan şey konuşmak mı? Sanırım hayır!" diyerek özetliyor. Ona göre, suskunluk, düşünmek ve anlamak için bir fırsat olabilir.
Bu bağlamda, geçmişteki önemli devlet adamlarının ve düşünürlerin "sükût" üzerine söyledikleri sözler hatırlanabilir. Hz. Mevlana'nın "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol" sözü, söz ile öz arasındaki dengeye işaret eder. Günümüz siyasetinde ise bu denge çoğu zaman kaybolmuş durumda. Söylemlerle eylemler arasındaki uçurum, toplumsal güveni derinden sarsıyor. Bu noktada, sessizliğin, bir tür hesaplaşma ve arınma aracı olabileceği düşünülebilir.
Sükût: Bir Duruş ve Direniş Biçimi mi?
Siyasi tarihimizde bazı liderler, sükûtu bir iletişim biçimi olarak kullanmışlardır. Örneğin, Adnan Menderes'in yargılandığı süreçteki vakur duruşu, ya da Turgut Özal'ın bazı olaylar karşısındaki suskunluğu, kamuoyunda farklı şekillerde yorumlanmıştır. Sükût, bir onaylama ya da kınama olarak algılanabildiği gibi, bir güç gösterisi olarak da değerlendirilebilir. Günümüzde ise siyasetçilerin neredeyse her konuda anında bir açıklama yapma zorunluluğu hissetmeleri, düşünmeden konuşmanın yaygınlaşmasına yol açıyor. Bu durum, ciddi siyasi hatalara ve toplumsal infiallere neden olabiliyor.
Yazarın otuz yıllık tecrübesi, sözün gücünün ancak doğru zamanda ve doğru şekilde kullanıldığında ortaya çıktığını gösteriyor. Ona göre, bir siyasetçinin en etkili anlarından biri, bir kriz anında önce susmayı bilmesi ve sonra konuşmasıdır. Bu, hem olgunluğun hem de stratejik zekânın göstergesidir. Ancak günümüzde bu tür davranışlar nadiren sergileniyor. Çoğu zaman, ilk tepki anında veriliyor ve bu da pişmanlıklara yol açıyor.
Dinleme Sanatı: Toplumsal Barış İçin Bir Anahtar
Sükûtun en önemli getirilerinden biri, dinleme becerisini geliştirmesidir. Bir toplumda gerçek anlamda dinleme kültürü yoksa, o toplumda sağlıklı bir siyasi diyalog da gelişemez. Türkiye gibi kutuplaşmanın yüksek olduğu bir ülkede, farklı görüşlere kulak vermek, empati kurmak ve ortak noktaları bulmak büyük önem taşıyor. Bu noktada, sivil toplum kuruluşlarına ve medyaya önemli görevler düşüyor. Ancak bu kurumlar da çoğu zaman taraflı yayıncılık ve söylemlerle kutuplaşmayı körüklüyor. Oysa ki, bir haberin yorumlanması ya da bir olayın taraflarına eşit yaklaşılması, toplumsal barış için elzemdir.
Öte yandan, sosyal medya, herkesi birer yorumcuya dönüştürdü. Artık herkesin bir mikrofonu var ve bu mikrofondan yükselen sesler, çoğu zaman nefret söylemine dönüşebiliyor. Bu kaos ortamında, bilgece bir sessizlik, daha fazla değer kazanıyor. İnsanlar, doğru bilgiyi almak için güvenilir kaynaklara yönelme ihtiyacı duyuyor. Bu da, medya kuruluşlarının üzerindeki sorumluluğu artırıyor. Siyasetçilerin ise, kriz anlarında ölçülü ve sakin bir dil kullanmaları, toplumu sakinleştirmede kritik bir rol oynuyor.
Sonuç olarak, deneyimli yazarın "Taşları kalp eyleyen sükût" ifadesi, sadece bir edebi söylem değil, aynı zamanda toplumsal bir ihtiyaçtır. Konuşmak elbette önemlidir; ancak konuşmanın bir anlam ifade edebilmesi için, onu besleyen bir sükût zeminine ihtiyaç vardır. Bu zemini oluşturmadan yapılan her konuşma, boşa giden bir çabadır. Bu nedenle, sözün değerini bilmek ve gerektiğinde susmasını bilmek, sadece bireysel bir erdem değil, aynı zamanda toplumsal bir zorunluluktur. Belki de bu yazıyı okuyan herkes, bir an olsun susup, bu ülke için ne söylenmesi gerektiğini düşünmelidir. İşte o zaman, sükûtun taşları kalp eyleyen gücü ortaya çıkacaktır.