Türkiye’nin karşı karşıya olduğu yapısal sorunlar, son yıllarda kamuoyunda geniş yankı uyandıran bir tespitle gündeme geliyor: “Ülkemiz kurumları ve kurallarıyla çürüdü.” Bu sözün ilk kez kim tarafından dile getirildiği tartışmalı olsa da, tespitin toplumun neredeyse tamamı tarafından paylaşıldığı görülüyor. Siyaset bilimciler, ekonomistler ve sivil toplum kuruluşları, kurumsal yapının zayıflamasının yalnızca bir algı değil, somut verilerle de desteklenen bir gerçeklik olduğunu vurguluyor. Peki, “Perşembenin gelişi” misali öngörülebilir olan bu durumun kökeninde ne yatıyor?
Kurumsal Çürümenin Görünür Yüzleri
Adalet, eğitim, sağlık ve güvenlik gibi temel alanlarda yaşanan aksaklıklar, kurumlara olan güveni sarsıyor. Yargı bağımsızlığına ilişkin tartışmalar, liyakat ilkesinin yerini kayırmacılığa bırakması, şeffaflık ve hesap verebilirlik mekanizmalarının işlevsizleşmesi, çürümenin en çok dile getirilen belirtileri arasında. Kamu ihalelerindeki usulsüzlük iddiaları, denetim mekanizmalarının etkisizliği ve bürokrasideki keyfilik, vatandaşın devlete olan inancını zedeliyor. Öte yandan, son dönemde art arda gelen ekonomik krizler, pandemi süreci ve doğal afetler, mevcut kurumsal yapının krizlere ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne serdi.
Uzmanlar, kurumların çürümesinin yalnızca yönetici kadroların tercihleriyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda uzun yıllara dayanan bir yapısal bozulmanın sonucu olduğunu belirtiyor. Özellikle 2010’lu yıllardan itibaren hukuk devleti ilkesinden uzaklaşma, kuvvetler ayrılığının zayıflaması ve sivil toplumun baskı altına alınması, bu bozulmanın kilometre taşları olarak gösteriliyor.
Toplumsal Farkındalık ve Çözüm Arayışları
“Bu tespiti paylaşmayan neredeyse kimse kalmadı” ifadesi, aslında toplumun büyük bir kesiminin aynı noktada buluştuğunu gösteriyor. Sokaktaki vatandaştan akademisyene, iş dünyasından sanatçıya kadar geniş bir yelpazede kurumların çürüdüğüne dair güçlü bir kanaat var. Ancak bu farkındalık, beraberinde çözüm arayışlarını da getiriyor. Sivil toplum kuruluşları, meslek odaları ve bağımsız medya organları, kurumsal reform çağrılarını yükseltiyor. Hukuk devletinin yeniden tesisi, liyakat sisteminin güçlendirilmesi, şeffaflık ve hesap verebilirliğin sağlanması öncelikli talepler arasında.
Son yıllarda gençlerin ve eğitimli kesimlerin yurt dışına göç etmesi, kurumlara duyulan güvensizliğin somut bir sonucu olarak değerlendiriliyor. Beyin göçü, ülkenin geleceği açısından endişe verici bir tablo çiziyor. Öte yandan, yerel yönetimlerde ve bazı kamu kurumlarında görece iyi işleyen örnekler, çürümenin kaçınılmaz olmadığını, doğru politikalarla onarımın mümkün olduğunu gösteriyor.
Bağlam ve Arka Plan
Türkiye’de kurumsal çürüme tartışması yeni değil. Osmanlı’nın son dönemlerinden Cumhuriyet’in ilk yıllarına, çok partili hayata geçişten 1980 darbesine ve sonrasındaki neoliberal dönüşüme kadar uzanan süreçte, kurumların zayıflığı sık sık dile getirildi. Ancak son yirmi yılda yaşanan hızlı değişimler, bu sorunu daha görünür kıldı. Özellikle 2017’deki anayasa değişikliği sonrası sistemin fiilen tek adam yönetimine dönüşmesi, denge ve denetim mekanizmalarını büyük ölçüde devre dışı bıraktı. Bu durum, kurumların siyasi iktidarın gölgesinde işlevsizleşmesine yol açtı.
Ekonomik göstergeler de çürümeyi doğruluyor: gelir dağılımındaki adaletsizlik, yüksek enflasyon, işsizlik ve yoksulluk, kurumsal yapının çöküşünün toplumsal maliyetini gözler önüne seriyor. Uluslararası endekslerde Türkiye’nin hukuk devleti, yolsuzluk algısı ve basın özgürlüğü gibi alanlarda gerilemesi, çürümenin sınırlarını aşan bir boyuta ulaştığını gösteriyor.
Peki, “Perşembenin gelişi”ni önlemek mümkün mü? Siyaset bilimci Prof. Dr. Ahmet Yıldız, “Kurumların çürümesi bir kader değil, siyasi tercihlerin sonucudur. Toplumsal talep ve baskı, reform sürecini başlatabilir. Ancak bunun için güçlü bir sivil irade ve bağımsız denetim şart” diyor. Benzer şekilde, iş dünyası temsilcileri de hukukun üstünlüğü ve öngörülebilir kurallar olmadan ekonominin istikrar bulamayacağını vurguluyor.
Sonuç olarak, Türkiye’nin kurumları ve kurallarıyla çürüdüğü tespiti artık geniş bir toplumsal mutabakatı yansıtıyor. Bu mutabakat, aynı zamanda bir uyarı niteliğinde: Perşembenin gelişi, eğer önlem alınmazsa kaçınılmaz olabilir. Ancak tarih, toplumların kendi kaderlerini değiştirebileceğini de gösteriyor. Yeter ki farkındalık, eyleme dönüşsün.