Londra'da 1852 yılında, Kraliyet Akademisi sergisinde John Everett Millais'in 'Ophelia' tablosu ilk kez izleyiciyle buluştu. Tablo, Shakespeare'in Hamlet oyunundaki Ophelia'nın trajik ölümünü betimler. Ancak bu eserin hikâyesi, sadece edebi bir karakterin sonunu değil, aynı zamanda tabloya model olan Elizabeth Siddal'ın sanat dünyasındaki mücadelesini de yansıtır. Millais, doğanın detaylarına olan takıntısıyla bilinir ve Ophelia için gerçek bir nehir kenarında çalışmıştır. Siddal ise saatlerce su dolu bir küvette poz vermiş, bu süreçte hastalanmıştır. Eser, bugün Tate Britain'da sergilenmekte ve sanat tarihinin en çarpıcı ölüm sahnelerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Elizabeth Siddal: Suda Poz Veren Kadın
Elizabeth Siddal, 1829'da Londra'da doğdu. Şapkacı dükkânında çalışırken Pre-Raphaelite kardeşliği tarafından keşfedildi. Millais, Ophelia için ona model teklif ettiğinde Siddal, sanatçı olma hayali kuran genç bir kadındı. Millais, tablonun suda boğulan kısmını doğru şekilde resmetmek için Siddal'ı bir küvete yatırdı. Dışarıda hava soğuktu ve millais, suyu ısıtmak için altına mumlar yerleştirmişti. Ancak bir gün mumlar söndü ve Siddal saatlerce buz gibi suda kaldı. Bu olay sonrası Siddal ağır şekilde hastalandı. Babası, Millais'ten tazminat talep etti. Siddal, daha sonra Pre-Raphaelite ressamı Dante Gabriel Rossetti'nin modeli ve eşi oldu. Kendi çizimleri ve şiirleriyle sanatçı kimliğini kanıtlamaya çalıştı, ancak dönemin erkek egemen sanat çevresinde yeterince tanınmadı. 1862'de, 32 yaşında, laudanum doz aşımından yaşamını yitirdi. Rossetti, karısını kaybettikten sonra şiirlerini mezarına gömdü, yıllar sonra ise mezardan çıkarttırdı.
Ophelia'nın Trajik Sonu
Shakespeare'in Hamlet'inde Ophelia, babası Polonius'un Hamlet tarafından öldürülmesi ve Hamlet'in kendisinden uzaklaşması sonucu deliliğe sürüklenir. Kraliçe Gertrude, Ophelia'nın ölümünü şöyle anlatır: 'Bir söğüt ağacının yanına geldi, dallardan birine çiçeklerden yaptığı çelenkleri asmak isterken, kırılan dal ile birlikte suya düştü. Elbiseleri suda genişleyerek onu bir deniz kızı gibi taşıdı. Şarkı söylemeye başladı, sanki suyun içinde doğmuş gibi.' Ophelia, suya düşerek ölür; bu ölüm, doğanın güzelliğiyle iç içe geçmiş bir trajedi olarak betimlenir. Millais'in tablosu, bu anı dondurur: Ophelia, sırt üstü suda yatarken, etrafını saran çiçekler ve yeşilliklerle adeta ölüm ile doğa arasında bir köprü kurar. Tabloda yer alan çiçeklerin her biri semboliktir: gelincik unutkanlığı, menekşe sadakati, papatya masumiyeti temsil eder.
Sanat ve Gerçeklik Arasında
Millais'in Ophelia'sı, Pre-Raphaelite kardeşliğinin doğaya dönüş ilkesini yansıtır. Millais, tablonun arka planını Surrey'deki Hogsmill Nehri kıyısında açık havada resmetmiştir. Ancak figürü stüdyoda, Siddal'a poz verdirerek tamamlamıştır. Bu yöntem, o dönemde alışılmadık değildi; ancak Siddal'ın yaşadığı zorluklar, sanat uğruna yapılan fedakârlıkların insani boyutunu gözler önüne serer. Siddal, sadece bir model değil, aynı zamanda bir sanatçıydı. Çizimleri ve şiirleri, dönemin sanat eleştirmenleri tarafından takdir edilmiş, ancak o, Rossetti'nin gölgesinde kalmaktan kurtulamamıştır. Siddal'ın trajik ölümü, sanat tarihinde kadın sanatçıların karşılaştığı zorlukların bir sembolü haline gelmiştir. Ophelia tablosu ise, hem edebi bir karakterin hem de bir modelin hikâyesini içinde barındırarak, sanatın ve hayatın iç içe geçtiği bir anıt olarak varlığını sürdürür.
Bugün Ophelia, Tate Britain'da sergilenmekte ve her yıl milyonlarca ziyaretçiyi ağırlamaktadır. Tablo, sadece estetik güzelliğiyle değil, aynı zamanda ardındaki insan hikâyesiyle de ilgi çekmeye devam ediyor. Elizabeth Siddal'ın trajik kaderi, sanat dünyasında kadınların görünürlüğü ve tanınırlığı konusundaki tartışmaları günümüze taşır. Millais'in Ophelia'sı, bir yandan Shakespeare'in metnini görselleştirirken, diğer yandan bir modelin sessiz çığlığını yansıtır. Suyun içindeki iki kadın: biri kurgusal, diğeri gerçek; ikisi de erkeklerin dünyasında seslerini duyurmaya çalışmış, biri ölümsüzleşmiş, diğeri ise trajik bir şekilde hayatını kaybetmiştir. Sanat tarihi, bu tür hikâyelerle doludur; ancak Ophelia, doğanın olağanüstü güzelliğiyle ölümü birleştirerek, izleyiciyi hem estetik hem de etik bir sorgulamaya davet eder.