Batılı toplumların kendi kimliklerini tanımlarken başvurduğu temel mekanizma, negativite kavramı etrafında şekilleniyor. Negativite, olumsuzlama, inkâr ve reddetme anlamlarına gelerek, kişinin veya toplumun kendi dışındakini kabul etmemesi, ona hayat hakkı tanımaması anlamına geliyor. Bu durum, kendine ayrıcalık tanıma ve kendini merkeze yerleştirme pratikleriyle birleşerek, Batı kimliğinin kurucu unsuru haline geliyor. Peki, bu negativite nasıl işliyor ve insanlık durumunun hangi yönlerini açığa çıkarıyor?
Negativitenin Kavramsal Çerçevesi
Negativite, felsefi ve sosyolojik literatürde sıklıkla olumsuzlama edimi olarak tanımlanır. Batı düşünce geleneğinde Hegel'den Adorno'ya kadar birçok düşünür, negativitenin diyalektik süreçlerdeki rolünü tartışmıştır. Ancak burada ele alınan negativite, daha çok kültürel ve siyasi bir strateji olarak karşımıza çıkıyor. Batılılar, kendilerini tanımlarken sıklıkla "öteki"ni olumsuzlarlar. Bu öteki, Doğu, İslam, göçmen, mülteci veya herhangi bir yabancı olabilir. Negativite, bu ötekini reddederek, kendi üstünlüğünü ve ayrıcalığını pekiştirir.
Bu mekanizma, sadece bireysel düzeyde değil, aynı zamanda kurumsal ve devlet düzeyinde de işler. Batılı devletler, göç politikalarında, insan hakları söylemlerinde ve uluslararası ilişkilerde sıklıkla çifte standart uygular. Kendi vatandaşlarına tanıdığı hakları, ötekilere tanımaz. Bu çifte standart, negativitenin somut bir tezahürüdür.
Öteki Üzerinden Kimlik İnşası
Batı kimliğinin inşasında "öteki" kavramı merkezi bir yer tutar. Edward Said'in Oryantalizm çalışmasından bu yana, Batı'nın Doğu'yu nasıl egzotik, geri kalmış ve tehlikeli olarak tasvir ettiği bilinir. Bu tasvir, sadece bir temsil meselesi değil, aynı zamanda bir iktidar ilişkisidir. Batı, Doğu'yu olumsuzlayarak kendini olumlu, ilerici ve medeni olarak konumlandırır. Ancak bu konumlandırma, sürekli bir negativite üzerine kuruludur; çünkü öteki olmadan Batı'nın kendi kimliği anlamsızlaşır.
Bu durum, insanlık durumunun ilk yüzünü oluşturur: Kendini merkeze koyma ve diğerini dışlama. Bu, sadece Batı'ya özgü bir durum değildir; ancak Batı'da kurumsallaşmış ve küresel ölçekte dayatılmıştır. Sömürgecilik, kölecilik ve soykırımlar, bu negativitenin tarihsel sonuçlarıdır.
Negativitenin Gündelik Hayattaki Yansımaları
Negativite, gündelik hayatta da kendini gösterir. Medyada, siyasette ve sosyal ilişkilerde sürekli bir "biz" ve "onlar" ayrımı yapılır. Göçmen karşıtlığı, İslamofobi, antisemitizm ve yabancı düşmanlığı, bu negativitenin somut örnekleridir. Batılı toplumlarda yükselen aşırı sağ partiler, bu negativiteyi siyasi sermaye haline getirir. Ötekiyi suçlayarak, kendi seçmenlerine güvenlik ve kimlik vaat ederler.
Bu durum, insanlık durumunun ikinci yüzünü oluşturur: Korku ve güvensizlik üzerinden bir arada durma. Ancak bu birliktelik, yapıcı değil, yıkıcıdır. Ötekiyi yok sayarak veya düşmanlaştırarak elde edilen birlik, sürdürülebilir değildir. Aksine, toplumsal çatışmaları derinleştirir.
Alternatif Bir İnsanlık Durumu Mümkün mü?
Negativiteye dayalı kimlik inşası, insanlık durumunun üçüncü yüzünü de açığa çıkarır: Kendi dışındakine hayat hakkı tanımama. Bu, sadece siyasi bir tercih değil, aynı zamanda etik bir sorundur. Kendini merkeze koyan her anlayış, kaçınılmaz olarak başkalarını dışlar. Ancak bu dışlama, sonunda kendine de zarar verir. Çünkü öteki olmadan ben de var olamam.
Peki, alternatif bir insanlık durumu mümkün mü? Bu soru, negativitenin karşıtı olan pozitiviteyi, yani olumlamayı ve kabulü gerektirir. Olumlama, farklılıkları reddetmek yerine onları tanımak ve değer vermek anlamına gelir. Bu, kolay bir süreç değildir; ancak insanlık için tek çıkış yolu gibi görünüyor. Batılıların kendi kimliklerini öteki üzerinden değil, ortak insanlık üzerinden kurmaları, daha adil ve barışçıl bir dünya için gereklidir.
Sonuç olarak, negativite üzerinden inşa edilen Batı kimliği, insanlık durumunun üç yüzünü de olumsuz yönde etkiliyor: Kendini merkeze koyma, korkuyla bir arada durma ve ötekine hayat hakkı tanımama. Bu durumun aşılması için, negativitenin yerine olumlayıcı bir etik ve siyaset anlayışının geçmesi gerekiyor. Aksi halde, Batı'nın kendi yarattığı öteki, kaçınılmaz olarak onu da dönüştürecek ve belki de yok edecektir.