Müze salonları artık sadece sergilere ev sahipliği yapmıyor; sabah yoganın, reiki seanslarının ve mindfulness atölyelerinin mekanı haline geliyor. Sanat kurumları, ziyaretçi sayılarını artırmak ve toplumla bağlarını güçlendirmek için wellness etkinliklerine yönelirken, bu dönüşüm müze profesyonelleri arasında tartışma yaratıyor. Kimileri bunu müzelerin kamusal alanda yeniden konumlanmasının doğal bir parçası olarak görürken, diğerleri kültürel kurumların temel misyonunun bulanıklaştığı endişesini taşıyor.
Wellness furyası müzelere nasıl sızdı?
Son beş yılda, Avrupa ve Amerika’dan başlayarak Türkiye’ye de ulaşan bir eğilim: Müzelerde düzenlenen yoga dersleri, nefes terapileri ve “sanatla iyileşme” programları. Örneğin, İstanbul Modern geçen yıl başlattığı “Müzede Meditasyon” serisiyle yoğun ilgi gördü. Benzer şekilde, Pera Müzesi ve Sakıp Sabancı Müzesi de hafta sonu atölyelerine wellness unsurlarını ekledi. Müze yöneticileri, bu etkinliklerin yeni kitlelere ulaşma ve gelir kaynaklarını çeşitlendirme potansiyeline vurgu yapıyor. Öte yandan, British Museum ve Louvre gibi büyük kurumlar da benzer programları denemiş, ancak eleştirilerin odağı haline gelmişti.
Kültürel misyon aşınıyor mu?
Bu noktada eleştiriler yükseliyor. Sanat tarihçisi ve eleştirmen Mehmet Yılmaz, “Müzelere giren ‘iyi yaşam’ eklentisi, bu kurumların kültürel konumu ve kimliğini aşındırabilir. Sanat eserinin önünde yoga yapmak, eserin anlamını ve tarihselliğini gölgede bırakıyor” diyor. Bazı akademisyenler ise bu durumu, neoliberal politikaların kültür kurumlarını ticari bir sektöre dönüştürmesinin bir yansıması olarak değerlendiriyor. Müzelerin eğitim ve araştırma işlevinin ikinci plana atıldığı, ‘deneyim ekonomisi’ adı altında eğlence odaklı bir dönüşüm yaşandığı belirtiliyor.
Ancak destekçiler, wellness programlarının müzeleri daha erişilebilir kıldığını savunuyor. Müze dernekleri, bu tür etkinliklerin özellikle gençler ve çalışan yetişkinler gibi geleneksel müze kitlesinin dışındaki grupları çektiğini belirtiyor. Ayrıca, pandemi sonrası dönemde insanların ruh sağlığına yönelik artan ilginin, kültürel kurumlara da yansıdığı ifade ediliyor. Uzmanlar, müzelerin ‘şifa mekanı’ olarak yeniden tanımlanmasının, aslında tarihsel olarak antik dönemde tapınakların sağlık ve kültür merkezi işlevi gördüğü gerçeğiyle örtüştüğünü hatırlatıyor.
Sonuç olarak, müzelerin wellness etkinlikleriyle flörtü, hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor. Bu akımın, müzelerin toplumsal rolünü genişletme potansiyeli olsa da, kültürel kurumların temel değerlerinden ödün vermemesi kritik önemde. Sanat ve iyi yaşam arasındaki denge, müzelerin gelecekteki kimliğini belirleyecek anahtar faktör olarak öne çıkıyor.