İsrailli bir yetkilinin Mescid-i Aksa, Kubbetü’s-Sahra, cami ve kiliselerin bombalanması yönündeki sözleri, işgalci yönetimin Kudüs’teki kutsal mekanlara yönelik nihai hedefini bir kez daha gözler önüne serdi. Aşırı sağcı bir isim tarafından dile getirilen bu çağrı, yalnızca bireysel bir provokasyon olmaktan öte, işgal politikalarının şiddetini ve Filistinlilere yönelik düşmanca tutumu yansıtıyor. Bu açıklamaların hemen ardından İsrail’in BM Büyükelçisi Danny Danon’ın Batı Şeria için “Burası bizim toprağımız” ifadeleri, bu hedefin devlet mekanizması tarafından da benimsendiğini gösteriyor.
Kutsal Mekanlara Yönelik Tehdit
Söz konusu tehditler, Filistin halkı ve tüm İslam alemi için büyük bir endişe kaynağı oluşturuyor. Mescid-i Aksa, İslam’ın ilk kıblesi olması ve Miraç hadisesinin yaşandığı yer olması nedeniyle Müslümanlar için vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Herhangi bir saldırı, sadece Filistinlilere değil, dünya genelindeki Müslümanlara yönelik bir hakaret olarak kabul edilecektir. Ayrıca Hristiyanlar için de kutsal sayılan Kubbetü’s-Sahra ve kiliselerin hedef gösterilmesi, bölgedeki dini hassasiyetleri daha da artırmaktadır.
İsrailli yetkilinin bu sözleri, uluslararası hukukun açık bir ihlali anlamına geliyor. Cenevre Sözleşmeleri’ne göre, işgal altındaki topraklarda bulunan dini ve kültürel yapıların korunması zorunludur. Bu tür çağrılar, savaş suçu niteliği taşıyabilir. İsrail’in bu tür açıklamaları daha önce de yapılmış, ancak bu kez bir devlet yetkilisinin “Burası bizim toprağımız” diyerek Batı Şeria’yı sahiplenmesi, işgalin kalıcılaştırılma çabasının bir işareti olarak değerlendiriliyor.
Devlet Mekanizması ve BM Temsilcisinin Açıklamaları
Danny Danon’ın BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, Batı Şeria’nın “Yahudi halkının atasal toprakları” olduğunu iddia etmesi, İsrail’in uluslararası platformlarda işgal politikalarını meşrulaştırma çabasının bir parçası olarak görülüyor. Danon’un bu sözleri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararı başta olmak üzere, İsrail’in işgal altındaki topraklardan çekilmesini öngören tüm kararlara açık bir meydan okuma niteliği taşıyor. İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın sosyal medya hesaplarından yapılan “Burası bizim toprağımız” paylaşımları ise bu söylemin resmi devlet politikası haline geldiğini gösteriyor.
İsrail hükümetinin bu tutumu, uluslararası toplumun tepkisini çekerken, Filistin yönetimi ve Arap Birliği’nden sert kınamalar geldi. Filistin Devlet Başkanlığı Sözcüsü Nebil Ebu Rudeine, yaptığı açıklamada, bu tür sözlerin barış sürecine onarılmaz zararlar verdiğini ve bölgede kaosu körüklediğini belirtti. Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Aboul Gheit ise İsrail’i uluslararası hukuku hiçe saymakla suçlayarak, bu tür açıklamaların kabul edilemez olduğunu vurguladı.
Tarihi Arka Plan ve İsrail’in İşgal Politikaları
İsrail’in 1967’de Doğu Kudüs’ü işgal etmesinin ardından, Mescid-i Aksa dahil kutsal mekanlar üzerindeki kontrolü önemli bir gerilim kaynağı olmuştur. İsrail yönetimi, bu mekanların statüsünü değiştirmek için çeşitli girişimlerde bulunmuş, özellikle sağcı hükümetler döneminde bu girişimler hız kazanmıştır. 2000 yılında Ariel Şaron’un Mescid-i Aksa’yı ziyareti, İkinci İntifada’nın başlamasına vesile olmuş, 2021’de ise Şeyh Cerrah’taki tahliye kararları ve polisin Aksa’ya müdahalesi, Gazze’de 11 gün süren bir çatışmaya yol açmıştı. Bu olaylar, Kudüs ve kutsal mekanların sembolik öneminin çatışmanın merkezinde yer aldığını gösteriyor.
İsrailli yetkililerin bu tür kışkırtıcı açıklamaları, işgal altındaki Filistin topraklarında yaşayan halkın baskı altında tutulmasını meşrulaştırma amacı taşıyor. Yerleşim faaliyetleri, ev yıkımları, gözaltılar ve orantısız güç kullanımı, uluslararası toplumun sürekli gündeminde olan konulardır. Bu politikalar, iki devletli çözüm umutlarını her geçen gün azaltırken, bölgede kalıcı bir barışın tesisi için acil adımlar atılması gerektiği açıktır.
Değerlendirme
İsrailli bir yetkilinin kutsal mekanları bombalama çağrısı, yalnızca Filistin halkına değil, tüm insanlığın ortak mirasına yönelik bir tehdittir. Bu açıklamalar, uluslararası hukukun ve evrensel değerlerin açık bir ihlali olarak kayıtlara geçmiştir. Devlet mekanizmasının da bu söylemi sahiplenmesi, İsrail’in barışa yönelik samimi bir niyetinin olmadığını göstermektedir. Uluslararası toplumun bu tür provokasyonlara karşı sadece sözlü kınamalarla yetinmeyip, somut yaptırımlar uygulaması ve İsrail’i hesap verebilir kılması gerekmektedir. Filistin halkının maruz kaldığı bu sistematik baskıya son verilmeden, ne bölgede ne de dünyada kalıcı bir barışın sağlanması mümkün görünmemektedir.