Washington savaş boyunca zafer ilan etti. Trump yönetimi İran’ın askeri kapasitesinin zayıflatıldığını, Tahran’ın geri adım atmak zorunda kaldığını ve ABD’nin stratejik hedeflerine ulaştığını savundu. Fakat savaşın bilançosu incelendiğinde dikkat çekici bir paradoks ortaya çıkıyor: İran belki sahada kaybetti ama masada kazandı. Tahran yönetimi, doğrudan bir askeri yenilgi almadığı gibi, bölgesel nüfuzunu pekiştirirken, nükleer programını da uluslararası meşruiyet zeminine taşıdı.
Saha ve masa arasındaki paradox
ABD’nin açıkladığı hedefler arasında İran’ın füze kapasitesinin sınırlandırılması, vekil güçlerinin zayıflatılması ve nükleer faaliyetlerinin durdurulması vardı. Ancak sahadaki veriler farklı bir tablo çiziyor: İran, Yemen’deki Husiler, Lübnan’daki Hizbullah ve Suriye’deki milisler üzerindeki kontrolünü kaybetmedi. Tam tersine, bu grupların ABD ve müttefiklerine karşı kullandığı insansız hava araçları ve hassas füzeler, İran’ın teknolojik transferinin devam ettiğini gösteriyor.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) raporlarına göre, İran uranyum zenginleştirme seviyesini yüzde 60’a çıkardı. Bu oran, silah yapımına çok yakın bir seviye olarak değerlendiriliyor. Tahran, bu adımı ABD’nin tek taraflı yaptırımlarına ve askeri tehditlerine karşı bir koz olarak kullanıyor. Üstelik İran, nükleer tesislerinde yaptığı denetimleri kısıtlarken, UAEA ile iş birliğini minimuma indirdi.
Yeni nükleer seçenek mi?
Uzmanlara göre İran, artık ‘nükleer eşik ülke’ statüsünü sağlamlaştırdı. Yani, istediği an silah yapabilecek bilgi ve malzemeye sahip olduğunu kanıtladı. Bu durum, Tahran’a müzakere masasında önemli bir avantaj sağlıyor. ‘Yeni nükleer seçenek’ olarak adlandırılan bu strateji, İran’ın askeri kapasitesinin zayıfladığı yönündeki ABD iddialarını boşa çıkarıyor.
Bölgesel dengeler de İran lehine değişti. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, ABD’nin güvenlik garantilerine olan güvenini yitirdi. Bu ülkeler, İran’la doğrudan diyalog kanalları açarken, Çin’in arabuluculuğunda normalleşme adımları attı. İran, bu sayede ekonomik ablukayı delmek için yeni ticaret ortaklıkları kurdu.
Tüm bu gelişmeler, ABD’nin ilan ettiği zaferin bir illüzyon olduğunu gösteriyor. İran, sahada verdiği taktik kayıplara rağmen stratejik hedeflerine ulaştı. Şimdi gözler, Tahran’ın bu yeni gücünü nasıl kullanacağına çevrildi. ‘Sessiz zafer’ olarak nitelenen bu süreç, önümüzdeki dönemde nükleer müzakerelerin seyrini ve bölgesel güç dengelerini doğrudan etkileyecek.
ABD’nin zafer söylemi ile sahadaki gerçeklik arasındaki bu uçurum, uluslararası ilişkilerde algı yönetiminin ne kadar kritik olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. İran, belki de hiç beklemediği bir anda, elindeki kozları daha etkili kullanabileceği bir konuma yükseldi.