İran ile ABD arasındaki diplomasi trafiği tüm hızıyla sürerken, Tahran yönetiminin ateşkes döneminde attığı adımlar, perde arkasında kapsamlı bir hazırlığın yürütüldüğünü ortaya koyuyor. Devrim Muhafızları Ordusu’nun yeniden ağırlık kazanması, Körfez’den Akdeniz’e uzanan hatta hareketliliği artırırken, gözler Tahran’ın bir sonraki hamlesine çevrilmiş durumda. Uzmanlar, bu sessiz planın bölgedeki güç dengesini kökten değiştirebileceği görüşünde.
Devrim Muhafızları’nın yeniden yükselişi
Son haftalarda İran siyasetinde Devrim Muhafızları’nın etkisi belirgin şekilde arttı. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın reformist söylemine rağmen, askeri ve istihbarat alanındaki kritik kararların Muhafızlar’ın onayından geçtiği biliniyor. Ateşkes sürecinin sağladığı göreceli sakinlik, Tahran’a lojistik ve stratejik yığınak için zaman kazandırdı. Özellikle İran’ın batı sınırlarında ve Basra Körfezi’ndeki askeri hareketlilik, uydu görüntülerine yansıyor. Savunma analistleri, bu yığınağın savunma amaçlı olmaktan çok, ileri bir stratejik pozisyon alma girişimi olduğunu söylüyor.
Bölgesel ağlar ve vekil güçler
Tahran’ın sessiz planının önemli bir ayağını da bölgesel vekil güçler oluşturuyor. Lübnan’da Hizbullah, Suriye’de rejim güçleri, Yemen’de Husiler ve Irak’taki Haşdi Şabi unsurlarıyla koordinasyonun artırıldığı belirtiliyor. İran’ın bu gruplara yönelik mali ve askeri desteğini kesintisiz sürdürmesi, ateşkesin kırılgan yapısını daha da karmaşık hale getiriyor. Özellikle son dönemde İsrail ile Hizbullah arasındaki gerilimin tırmanma potansiyeli, İran’ın bu gruplar üzerindeki kontrolünü daha kritik hale getiriyor.
Diplomasi mi, stratejik zaman kazanma mı?
İran’ın nükleer müzakerelere geri dönüş sinyalleri, Batılı başkentlerde iyimserlik yaratmışken, Tahran’ın sahadaki adımları bu iyimserliği gölgeliyor. Uzmanlara göre İran, müzakere masasını bir oyalama taktiği olarak kullanıyor. Zira ateşkes döneminde nükleer tesislerdeki faaliyetlerin hızlandığına dair raporlar, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) son teftişlerinde de kendini gösterdi. İran’ın yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stokunu artırması, diplomatik kanalları zorlayan bir başka faktör olarak öne çıkıyor.
Ekonomik baskılar ve iç cephe
İran yönetimi, bir yandan dış politikada cesur adımlar atarken, diğer yandan ekonomik krizle boğuşuyor. Yaptırımların etkisiyle enflasyonun yüzde 40’ları aştığı ülkede, halkın tepkisi giderek büyüyor. Sessiz planın bir parçası olarak iç cepheyi sağlamlaştırmak için sosyal yardımların artırılacağı konuşuluyor. Ancak bütçe kısıtları, bu vaatlerin ne kadar gerçekleştirilebileceğini tartışmalı hale getiriyor.
Uluslararası toplumun tepkisi
ABD ve Avrupa Birliği, İran’ın samimiyetini test etmek için diplomatik kanalları zorlarken, İsrail ise bu gelişmeleri yakından izliyor. İsrail’in istihbarat kaynakları, İran’ın Suriye’deki mevzilerini güçlendirdiğini ve bu durumun kırmızı çizgilerini aştığını bildiriyor. İsrail’in olası bir askeri müdahale hazırlığı içinde olduğu yönündeki haberler, bölgede gerilimi daha da artırıyor. Rusya ve Çin’in ise İran’a verdikleri destek doğrultusunda denklemi dengelemeye çalıştıkları görülüyor.
Sonuç: Bekleyiş mi, sürpriz mi?
İran’ın “fırtına öncesi” olarak nitelendirilebilecek bu hamleleri, bölgesel istikrar açısından yeni bir belirsizlik döneminin habercisi. Ateşkes sürecinin kırılgan yapısı, tarafların birbirine olan güvensizliğiyle birleşince, her an yeni bir çatışmanın fitili ateşlenebilir. Sessiz planın deşifre olması, uluslararası toplumun Tahran’a yönelik yaklaşımını yeniden gözden geçirmesine neden olabilir. Önümüzdeki günlerde atılacak adımlar, sadece bölgenin değil, küresel güvenliğin geleceğini de belirleyecek gibi görünüyor. Bu noktada bağımsız gözlemciler, diplomasiye şans tanınması gerektiğini ancak sahadaki gerçeklerin müzakere masasındaki iyimserliği gölgelediğini vurguluyor.