Türkiye'de seçim atmosferi yeniden kızışırken, siyasi partiler birbirinden iddialı projelerle kamuoyunun karşısına çıkıyor. Ancak son dönemde söylemlerin ve vaatlerin giderek yüzeyselleştiği, asıl sorunların gölgelendiği gözleniyor. Siyaset Bilimci Prof. Dr. Ayşe Demir, mevcut tabloyu “İnsanı unuttuk, vitrini seçiyoruz” sözleriyle özetliyor. Bu durum, uzmanlara göre demokrasinin işleyişi açısından ciddi riskler barındırıyor.
Vitrin Süslemeleri ve Gerçek Sorunların Gölgelenmesi
Son bir hafta içinde İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerde düzenlenen mitinglerde, partilerin seçim beyannamelerinde yer alan maddeler dikkat çekiyor. Ulaştırma yatırımları, kentsel dönüşüm projeleri ve prestijli binalar gibi “vitrin” niteliğindeki vaatler öne çıkarken, eğitimde fırsat eşitsizliği, sağlıkta yaşanan sıkıntılar ve artan geçim derdi gibi temel meseleler ikinci plana itiliyor. Toplumun geniş kesimlerinin asıl beklentisi olan bu konular, adeta seçim atmosferinin gürültüsünde kaybolup gidiyor.
Seçmen Tercihlerinde Söylem Değişimi
İstanbul'da yapılan bir ankete göre, seçmenlerin %65'i partilerin vaatlerini 'inanılır bulmuyorum' şeklinde yanıtladı. Bu oran, son yirmi yılın en yüksek seviyesine işaret ediyor. Özellikle genç seçmenlerin büyük bölümü, liderlerin megafon diplomasisi olarak nitelendirdiği çıkışlarından çok, işsizlik ve ev geçindirme sorunlarına çözüm beklediklerini belirtiyor. Oysa partilerin kampanya materyallerinde bu konulara ayrılan yer giderek azalıyor. Bunun yerine, şehir silüetlerini değiştirecek dev projelerin çizimleri, sosyal medyada boy göstermeye devam ediyor.
Siyasi Partilerin Propaganda Stratejileri
İktidar kanadı, gerçekleştirdiği dev yatırım projelerini öne çıkarırken, muhalefet partileri de vaatlerinde benzer bir yöntem benimsiyor. Bazı muhalefet liderleri, kentsel dönüşüm projelerini bir koz olarak kullanıyor ve deprem riski taşıyan bölgeler için 'akıllı şehirler' vaat ediyor. Bu tür vaatler, görsel olarak şık ve modern imajlar çizse de, uygulanabilirliği konusunda toplumda şüphe uyandırıyor. Örneğin, 6 Şubat depremlerinin yaraları hâlâ sarılamamışken, insanların güvenli ve adil konut talebi gündemdeki yerini koruyor. Ancak deprem bölgesindeki vatandaşların büyük bölümü, konteyner kentlerde yaşam mücadelesi verirken, siyasilerin lüks konut projeleri tanıtımı toplumun vicdanında yeni yaralar açıyor.
Toplumsal Rahatsızlık ve Sandığa Yansıması
Sosyal psikolog Dr. Mehmet Yılmaz, bu tür söylemlerin toplumda derin bir hayal kırıklığı yarattığını ifade ediyor. “İnsanlar, kendilerine dair somut adımlar atılmadığını gördükçe siyasi kurumlara olan güvenleri azalıyor. Bu da sandığa yansıyabiliyor” diyor. Nitekim, yapılan araştırmalarda kararsız seçmen sayısındaki artış dikkat çekerken, bu durumun demokrasinin meşruiyeti açısından sorgulanmasına yol açtığı belirtiliyor. Katılımcı demokrasinin güçlenmesi, siyasi partilerin gerçek ihtiyaçlara odaklanan politikalar üretmesine bağlı görünüyor. Oysa mevcut atmosferde “vitrin”e yönelik söylemler, seçmenin beklentisiyle ters düşüyor.
Uzman Yorumları ve Gelecek Perspektifi
Siyaset bilimci Prof. Dr. Demir, siyasi partilerin bu anlayıştan vazgeçmesi gerektiğini vurguluyor: “Seçim kazanmak, elbette siyasetin doğasında var; ancak bunu başarabilmek için toplumun nabzını doğru tutmak şart. Vatandaş sokakta işsizlikle, hayat pahalılığıyla boğuşurken, havuzlu rezidans projeleri anlatmak samimiyetsizlik olarak algılanıyor. Bu yaklaşım, uzun vadede hem partilerin hem de ülke siyasetinin itibarına zarar veriyor.” Demir’e göre, çözüm, sorunların konuşulduğu ve çözüm önerilerinin tartışıldığı bir siyaset ikliminin inşa edilmesinden geçiyor.
Sonuç olarak, Türkiye'nin geleceğini ilgilendiren bu kritik süreçte, siyasi aktörlerin vitrin süslemekten öteye geçip halkın somut sorunlarına eğilmesi gerektiği açık. Unutulmamalıdır ki, demokrasilerde kalıcı zafer, şaşalı projelerde değil; insanın merkeze alındığı politikalarda gizlidir. Toplum, kendisine değer verildiğini hissettiği takdirde siyasete olan inancını tazeleyecek ve sandıkta bu bilincin karşılığını verecektir.