Ferit Karahan'ın yeni filmi "Cinlerin Düğünü", Toronto Film Festivali'nin Ana Yarışma Bölümü'ne seçildi. Film, kişisel hafızayla toplumsal geçmişi, gerçeklikle söylenceleri iç içe geçirerek izleyiciyi Doğu Anadolu'nun kadim topraklarına götürüyor. Karahan, yapımda kuşaktan kuşağa aktarılan suçları ve sessizlikleri büyülü gerçekçilikle anlatıyor. Yönetmenle Toronto öncesinde buluştuk: Filmin toplumsal bellekle ilişkisini, çocukluğundan yansıyan izleri ve anlatım biçimindeki tercihleri konuştuk.
Otobiyografik Bir Çerçeve, Toplumsal Bir Derinlik
Ferit Karahan'ın "Cinlerin Düğünü" kişisel bir hikâyeden yola çıkıyor. Yönetmen, bir röportajında filmin özellikle kendi ailesinde yaşanan bir olaydan esinlendiğini söylüyor: "Bu film, benim çocukluğumdan beri taşıdığım imgelere dayanıyor." Ancak hikâye büyüdükçe bireysel olmaktan çıkıyor ve köyün ortak belleğine, ülkenin yakın tarihine dokunuyor. Filmde, ana karakterin geçmişle yüzleşmesi, toplumun "yüzleşmek istemediği" lanetlerle de yüzleşmesine dönüşüyor. Karahan bu konuda şunları ifade ediyor: "Lanet dediğimiz şey, aslında insanın yüzleşmek istemedikleridir. Ama sessizlik onu besler."
Film, Erzurum'un bir köyünde geçiyor. Karahan'ın memleketi olan bu coğrafya, hem görsel hem de sözel anlatımın merkezinde yer alıyor. Kışın çetin koşulları, canlı yöresel dil, dağların gölgesinde geçen ritüeller… Yönetmen, mekânı bir karakter gibi kullanıyor. "Orada yaşayan insanların yalnızlığı, doğanın sertliğiyle birleşince hikâyeye ayrı bir katman ekliyor" diyor. Büyülü gerçekçilik ise yalnızca bir anlatım tekniği değil, bölgenin kültürel dokusunun doğal bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Cinlerin düğünü, halk inanışlarında varlığını sürdüren; düğün gecesinde köyün yakınındaki tepelerde görülen bir ışık oyunu olarak biliniyor. Bu imge, filmin hem korku hem masalsı unsurlarını birleştiriyor.
Geçmişin Sesi, Bugünün Yarası
Yapımın en dikkat çekici yanlarından biri, bireysel travmayı toplumsal hafıza ile ilişkilendirmesi. Karahan, filmde geçmişe dair ipuçları verirken izleyiciyi de bir sorgulamaya davet ediyor: "Biz hiçbirimiz geçmişimizden bağımsız değiliz. Köyde bir cinayet işlendiyse, suç sadece failin değil, görenlerin, saklayanların, unutanların da üstünde bir gölge gibi kalır." Bu bağlamda film, Anadolu'da yaşanmış "onarılamamış" olaylara bir ayna tutuyor.
Oyuncu kadrosunda yerel isimlerin yanı sıra İstanbul'dan gelen profesyonel oyuncular yer alıyor. Ancak Karahan, mümkün olduğunca bölgeden, köyde yaşayan insanlarla çalışmayı tercih etmiş. "Amacım belgesel bir gerçeklik yakalamak değil; ama oyuncu olmayan insanların sahici halleri, filme farklı bir enerji veriyor" diyor. Özellikle filmdeki çocuk oyuncular, Karahan'ın çocukluğundan izler taşıyor: "Ben bu filmde çocukluğuma döndüm. Köyde dolaşırken, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. O yüzden belki de filmde zaman kavramı da farklı akıyor."
"Cinlerin Düğünü" bu yönüyle Türkiye sinemasının son dönemdeki "köy" temalı yapımlarından ayrışıyor. Sadece nostaljik bir bakış değil, aynı zamanda politik bir tavır da sergiliyor. Ancak Karahan filmini tek bir siyasi okumaya hapsetmiyor: "Ben derdimi anlatmak istiyorum; izleyici isterse başka anlamlar çıkarsın. Sinema zaten çok katmanlı bir dil."
Toronto Film Festivali, geçtiğimiz yıllarda Türk sineması için önemli bir durak oldu. Nuri Bilge Ceylan'ın festivalden döndüğü ödüller hâlâ akıllarda. Karahan ise Türkiye'de gişe kaygısı taşımadığını, filmin festivallerdeki yolculuğu sonrası dijital platformlarda izleyiciyle buluşacağını söylüyor: "İnsanların film hakkında konuşması, tartışması benim için önemli. Sonuçta filmde anlatılanlar herkesi ilgilendiriyor."
Son yıllarda Türkiye'de kültürel belleğin peşine düşen yapımların arttığına tanık oluyoruz. Kimi belgesel kimisi kurmaca. "Cinlerin Düğünü", bu arayışın önemli bir halkası olarak öne çıkıyor. Karahan, suskunlukların zincirini kırmak için sinemanın diliyle kolektif bir hesaplaşma öneriyor: "Sessizlik her zaman bir suçun parçasıdır. Bu film, o sessizliği bozmak için bir çığlık olsun istedim."