Türkiye, yaklaşık üç yıldır enflasyonla mücadeleyi yüksek faiz, kredi daralması ve iç talebin soğutulması üzerine kurulu bir programla sürdürüyor. Hükümet, faiz oranlarını yükselterek kredi talebini azaltmayı, tüketim ve yatırımı yavaşlatmayı, TL'ye talebi artırarak kur istikrarı sağlamayı ve nihayetinde enflasyonu düşürmeyi hedefledi. Ancak geride kalan üç yılın bilançosu, programın öngörüldüğü gibi işlemediğini gösteriyor. Enflasyon halen çift haneli seviyelerde seyrederken, büyüme yavaşladı, işsizlik arttı ve halkın satın alma gücü eridi. Peki, bize anlatılan hikaye ile sahadaki gerçeklik neden örtüşmüyor?
Faiz Artışları ve Kredi Daralması: Teori ve Pratik
Merkez Bankası, 2021 Eylül'ünden itibaren politika faizini kademeli olarak artırarak yüzde 19 seviyesine çıkardı. Bankaların kredi faizleri de aynı dönemde yüzde 30'ları aştı. Teoriye göre bu hamle, kredi talebini düşürecek, tüketim ve yatırım harcamalarını kısacak, böylece toplam talep azalacak ve fiyat artışları yavaşlayacaktı. Nitekim kredi hacmindeki büyüme belirgin şekilde yavaşladı; tüketici kredileri ve konut kredileri faizlerdeki yükselişe paralel olarak geriledi. Ancak enflasyon aynı hızla düşmedi. Tam tersine, 2022'de yüzde 80'lere varan TÜFE artışı, faiz artırımlarına rağmen kontrol altına alınamadı. Bunun temel nedeni, enflasyonun sadece talepten değil, arz yönlü şoklardan, kur geçişkenliğinden ve enerji fiyatlarındaki dalgalanmalardan da beslenmesiydi. Faiz artışı, bu yapısal faktörleri ortadan kaldırmaya yetmedi.
Ayrıca yüksek faiz ortamı, TL'ye olan talebi artırmak bir yana, tersine yabancı yatırımcıyı da ürküttü. Çünkü yatırımcılar, yüksek faize rağmen enflasyonun çift hanede kalmasını, para politikasının güvenilirliğine dair bir soru işareti olarak yorumladı. Kurda zaman zaman yaşanan dalgalanmalar, ithal girdi maliyetlerini artırarak enflasyonu daha da körükledi. Böylece faiz artışı, bir yandan talebi kısarken, diğer yandan maliyet enflasyonunu tetikleyerek istenmeyen bir denge oluşturdu.
İç Talep Soğutma Çabaları ve Reel Sektörün Durumu
Hükümet, iç talebi soğutmak için kredi kartı harcamalarına sınırlamalar getirdi, taksit sayılarını düşürdü ve bazı sektörlerde kredi kullanımını zorlaştırdı. Bu önlemler, özellikle perakende, otomotiv ve konut sektörlerinde satışları düşürdü. Ancak iç talepteki bu yavaşlama, enflasyonu hedeflenen seviyeye çekmekte yetersiz kaldı; zira enflasyonun ana bileşenleri arasında yer alan gıda, enerji ve hizmet fiyatları, talep koşullarından bağımsız olarak yükselmeye devam etti. Örneğin, gıda enflasyonu yüzde 100'leri aşarken, kira ve hizmet fiyatlarındaki artış çift haneli rakamlarla sürdü. Bu tablo, enflasyonun sadece para politikasıyla değil, yapısal reformlarla ve arz yönlü önlemlerle çözülebileceğini gösteriyor.
Reel sektör ise artan finansman maliyetleri ve daralan iç talep karşısında zorlandı. KOBİ'lerin banka kredilerine erişimi zorlaşırken, birçok firma yatırımlarını askıya aldı veya küçülme yoluna gitti. Sanayi üretim endeksi, 2023'ün ikinci yarısından itibaren dalgalı bir seyir izledi; bazı aylarda yıllık bazda düşüş kaydedildi. İşsizlik oranı ise yüzde 10'un üzerinde seyrederek, programın istihdam üzerindeki olumsuz etkisini gözler önüne serdi. Hükümet yetkilileri, bu sürecin geçici olduğunu ve dezenflasyonun sağlanmasıyla birlikte ekonomide toparlanma yaşanacağını savunsa da, sahada durum henüz bu iyimser tabloyu doğrulamıyor.
Kur İstikrarı ve TL'ye Talep: Beklenti ve Gerçeklik
Programın bir diğer ayağı, TL'ye olan talebi artırarak kur istikrarını sağlamaktı. Yüksek faiz, TL mevduatları cazip hale getirecek ve dövize olan ilgiyi azaltacaktı. Nitekim 2023 ortalarından itibaren TL mevduat faizleri yüzde 40'ın üzerine çıktı ve bir miktar TL'ye dönüş yaşandı. Ancak bu dönüş, kalıcı bir kur istikrarı sağlamadı. Dolar/TL kuru, 2023'te yüzde 50'den fazla artış gösterdi; 2024'te de yükseliş eğilimini sürdürdü. Merkez Bankası, kurda yaşanan dalgalanmaları engellemek için rezervlerini kullanmak zorunda kaldı; net rezervler zaman zaman negatife düştü. Bu durum, piyasalarda güven kaybına yol açtı ve enflasyon beklentilerini olumsuz etkiledi.
Öte yandan, yüksek faiz ortamı, kamu borçlanma maliyetlerini de artırdı. Hazine'nin borçlanma faizleri yükselirken, bütçe açığı genişledi. Hükümet, bir yandan faiz giderlerini karşılamak için vergi artırımlarına giderken, diğer yandan sosyal harcamaları kısmak zorunda kaldı. Bu da dar gelirli kesimlerin üzerindeki yükü daha da ağırlaştırdı. Ekonomistler, mevcut programın sürdürülebilirliğini sorgularken, alternatif politikalar arasında gelirler politikası, arz yönlü reformlar ve yapısal dönüşüm önerileri öne çıkıyor.
Sonuç: Faiz Sebep, Enflasyon Sonuç mu?
Üç yıllık deneyim, faiz artırımının tek başına enflasyonu düşürmeye yetmediğini gösteriyor. Enflasyon, para politikasının yanı sıra maliye politikası, gelirler politikası, arz güvenliği ve kur istikrarı gibi birçok faktörün etkileşimiyle belirleniyor. Türkiye özelinde, enflasyonun kronikleşmesinin altında yatan yapısal nedenler — enerjide dışa bağımlılık, gıda arz zincirindeki sorunlar, verimlilik düşüklüğü — faiz silahıyla çözülemiyor. Dolayısıyla 'faiz sebep, enflasyon sonuç' yaklaşımı, gerçekliğin ancak bir kısmını açıklıyor. Kalıcı bir çözüm için, para politikasının yanına kapsamlı bir yapısal reform gündemi eklenmesi şart. Aksi halde, faiz ile enflasyon arasındaki kısır döngü devam ederken, bedelini en çok dar gelirli vatandaşlar ödemeye devam edecek.