Neoliberal karşıdevrim süreci, dünya solunu tarihinin en derin krizlerinden birine sürüklerken, geleneksel sınıf eksenli siyaset anlayışının yerini hızla kimlik temelli hareketler almaya başladı. 1980’li yılların başından itibaren sistematik bir biçimde solun merkezine yerleştirilen bu yeni politik yaklaşım, işçi sınıfının taleplerini arka plana iterken, etnik, dini ve cinsel kimlikler üzerinden örgütlenmeyi ana strateji haline getirdi. Bu dönüşüm, solun küresel iktidar yapılarıyla kurduğu eleştirel mesafeyi aşındırarak, sistemle bütünleşmesinin önünü açtı.
Neoliberalizmin Solu Dönüştürmesi
1980’ler, Margaret Thatcher ve Ronald Reagan öncülüğünde küresel çapta dalga yaratan neoliberal politikaların zaferiyle damgalanan bir dönem oldu. Bu süreçte, sermaye birikiminin önündeki engellerin kaldırılması, özelleştirmeler ve deregülasyon uygulamaları, emekçi sınıfların örgütlü gücünü kırarken, sosyalist bloğun çözülmesi de sol için ağır bir yenilgi anlamına geldi. Bu yenilgi ortamında, birçok sol partisi ve hareketi, toplumsal desteğini kaybetmemek adına kimlik eksenli bir söyleme kaydı. Bu strateji değişikliği, kısa vadede belirli kesimlerin taleplerini görünür kıldıysa da, ekonomik eşitsizlikle mücadeleyi ikinci plana attı ve solun toplumsal tabanını parçaladı.
Neoliberalizm, yalnızca ekonomik bir proje değil, aynı zamanda bir kültürel hegemonya mücadelesiydi. Frankfurt Okulu’nun ve postmodern düşüncenin etkisiyle, sınıf kavramı yerine kimlik politikalarının ön plana çıkarılması, solun eleştiri oklarını kapitalizmin yapısal sorunlarından çok, dilsel ve kültürel temsiliyet konularına yöneltti. Bu durum, akademik alanda da karşılık bularak, batı üniversitelerinde yükselen postkolonyal ve dekolonyal çalışmalarla eklemlendi.
Kimlik Siyasetinin Yükselişi ve Sonuçları
Kimlik siyasetinin yükselişi, solun geleneksel örgütlenme biçimlerini dönüştürdü, sınıf temelli sendikal mücadele zayıflarken, sosyal medya odaklı aktivizm yaygınlaştı. Bu tarz bir aktivizm, kitleleri sokaklara dökmek yerine online platformlarda etkileşim yaratmayı hedefliyor. Neo-liberal politikaların yarattığı toplumsal güvensizlik ortamında, kimlik talepleri adeta bir oyalama işlevi görüyor; böylece asıl mesele olan ekonomik adaletsizlik ve gelir dağılımındaki eşitsizlik gözlerden kaçıyor. Bu durum, solun üretim araçlarına sahip olma talebini giderek zayıflattı ve onu bir tüketim toplumu eleştirisine indirgedi.
Türkiye’de Çerçeveli Solun Dönüşümü
Türkiye’de de benzer bir süreç yaşandı. 12 Eylül 1980 darbesi, sol hareketi ezmekle kalmadı, aynı zamanda siyasi yelpazenin tümünü sağa kaydırdı. Darbe sonrası Turgut Özal’ın liberal politikaları, emek hareketlerini geriletirken, solun kendini yeniden inşa etme çabaları çoğu zaman kimlik siyasetinin tuzaklarına takıldı. Kürt meselesi, Alevi kimliği ve dini kimlik gibi konular, solun gündeminde sınıf mücadelesinin önüne geçti. Bu durum, solun toplumsal muhalefeti birleştirme kapasitesini zayıflattı ve onu mevcut iktidara eklemlenme riskiyle baş başa bıraktı.
Sonuç olarak, çerçeveli solun izlediği bu tek taraflı politika, hem küresel ölçekte hem de Türkiye’de toplumsal muhalefetin enerjisini dağıttı, sistemin krizlerini derinleştiren değil, aksine yönetilebilir kılan bir işlev gördü. Artık solun önündeki en temel görev, kimlik politikalarını sınıf mücadelesinin önüne geçirmeden, her ikisini birden kavrayan bütüncül bir perspektif geliştirmektir. Aksi takdirde, neoliberal düzen karşısında sol yenilgiye mahkûm olmaya devam edecektir.