Uzun süredir ertelediğim bir iş için gittiğim Fransa'da, ardı ardına aldığım iki acı haber, zihnimi Yusuf'a atfedilen o meşhur dizeye çevirdi: “Ölüm ile ayrılığı tartmışlar, iki dirhem fazla gelmiş ayrılık.” Paris'in gri gökyüzü altında, bu dizelerin tedaileriyle geçen günlerimde, hayatın en derin gerçekleriyle yüzleştim: Bazı ayrılıklar ölümden beterdi de, her ölüm aslında bir ayrılık değil miydi?
Ölümün Soğuk Yüzü ve Ayrılığın Acısı
İlk haber, çocukluk arkadaşımı kaybettiğimi söylüyordu. Henüz kırk beş yaşındaydı; kalp krizi gelip onu aramızdan almıştı. İkinci haber ise, yıllardır görüşmediğim bir dostumun, eşinden ayrıldığını haber veriyordu. Her iki haber de içimi dağladı, ama farklı şekillerde. Ölüm, aniden kesilen bir film gibiydi; ayrılık ise yavaş yavaş tükenen bir senaryo.
Ölüm, kaçınılmaz son olarak kabul görse de, geride kalanlar için hep bir şok, bir başlangıçsız son. Ayrılık ise seçilmiş bir son, iki tarafın da rızasıyla alınan bir karar. Ancak acısı, çoğu zaman ölümden daha derin ve daha kalıcı olabiliyor. Çünkü ayrılıkta sevgi varken, ölümde sevgi sadece anılarda yaşıyor.
Fransa'da Düşünceler: Neden Ayrılık Daha Ağır?
Paris'in daracık sokaklarında, Saint-Sulpice Kilisesi'nin önünde otururken düşündüm: Neden bu şiir, ayrılığı ölümden daha ağır buluyor? Belki de ölüm, yaşamın doğal bir parçası olarak kabul edildiği için; ayrılık ise insanın kendi eliyle yarattığı bir yıkım olduğu için. Ölümde teslimiyet vardır, ayrılıkta ise isyan. Ölüm bir son, ayrılık ise bir yoldur; bazen çıkmaz sokağa, bazen de yeni başlangıçlara.
Türk kültüründe ayrılık, her zaman derin bir hüzünle anılmıştır. Türküler, ağıtlar, şarkılar... Hepsi ayrılığın acısını anlatır. “Ayrılık aman ayrılık, her dertten yüce” derler. Gerçekten de ayrılık, insanı ölüm gibi yok eder ama ölümden farklı olarak umudu yok etmez. Umut vardır, belki bir gün kavuşurum umudu. İşte bu umut, acıyı daha da dayanılmaz kılar.
Ölüm ve Ayrılık Arasında: Kayıplar ve Yeniden Doğuşlar
Her iki kaybı da düşününce, hayatın ne kadar kırılgan olduğunu anlıyorum. Ölüm, hayatın ne kadar değerli olduğunu hatırlatırken; ayrılık, ilişkilerin ne kadar kıymetli olduğunu öğretiyor. Belki de bu yüzden, her ayrılıkta küçük bir ölüm yaşarız; ama o ölüm, yeni bir hayatın habercisidir.
Fransa'da geçirdiğim bu süre zarfında, birçok kiliseyi, mücevher gibi işlenmiş vitrayları ve tarihin tanıklığını yapan anıtları gezdim. Bunların hepsi, geçmişin ve bugünün iç içe geçtiği yerlerdi. Belki de bu mekânlar, bana ölümün ve ayrılığın aslında bir yenilenme süreci olduğunu anlattı. Ölen bir insan, geride bıraktıklarıyla yaşar; ayrılan iki insan ise, kalplerinde taşıdıkları anılarla.
Sonuç: Vuslat ve Ayrılık Arasında İnce Çizgi
Hayatın bu iki yüzü arasında gidip gelirken, şairin dizeleri hâlâ kulaklarımda: “Bazı ölümler vuslat, bazı ayrılıklar ölüm.” Evet, belki de bazı ölümler, sevdiğine kavuşmanın en saf hâlidir; bazı ayrılıklar ise kabullenilmesi en güç vedalardır. Fransa'dan dönerken, yanımda büyük bir hüzün ve derin bir kavrayışla döndüm. Artık biliyorum ki, ayrılık acısı, dostlukların ve sevgilerin yeniden kurulmasına vesile olduğunda, o “iki dirhem”lik ağırlık hafifleyebilir. Ve ölüm, geride kalanların yüreğinde yaşayıp gittikçe, bir vuslata dönüşebilir. Önemli olan, kaybettiğimiz her neyse onu sevgiyle anmak ve yaşamak.