İsrail'in 1967'den bu yana işgal altında tuttuğu Batı Şeria'daki yasa dışı yerleşimler, uluslararası hukukun açık ihlali olmasına rağmen varlığını sürdürüyor. Bu yerleşimlerin genişlemesinde tek sorumlu İsrail hükümeti değil; aynı zamanda Batılı devletlerin yıllardır süren sessizliği ve sağladığı destek de başat rol oynuyor. BM kararlarına ve Uluslararası Adalet Divanı'nın (UAD) danışma görüşlerine rağmen yerleşimlerin artarak devam etmesi, Batı'nın söylem ile eylem arasındaki çelişkisini gözler önüne seriyor.
Batı'nın çifte standardı: Yaptırım yok, yardımda kısıtlama yok
Batılı ülkeler, yerleşimleri 'yasa dışı' olarak nitelendirse de İsrail'e yönelik somut bir yaptırım kararı alamıyor. ABD başta olmak üzere Avrupa ülkeleri, İsrail'e verilen mali ve askeri desteği kesme noktasında adım atmaktan kaçınıyor. Örneğin, ABD'nin İsrail'e sağladığı yıllık 3.8 milyar dolarlık askeri yardım, yerleşimlerin güvenliğinin sağlanmasında doğrudan etkili. Aynı şekilde, AB ülkelerinin İsrail ile imzaladığı ortaklık anlaşmaları kapsamındaki ayrıcalıklar, yerleşim ürünlerinin Avrupa pazarlarına girişini kolaylaştırıyor. Bu durum, yerleşim ekonomisinin ayakta kalmasına ve yeni yerleşimler kurulmasına zemin hazırlıyor.
Uluslararası hukuk ve BM kararları neden uygulanmıyor?
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 2334 sayılı kararı, Batı Şeria'daki yerleşimleri 'uluslararası hukukun açık ihlali' olarak tanımlıyor ve tüm devletlere bu yerleşimleri tanımama çağrısı yapıyor. Ancak bu karar, veto yetkisi bulunan ABD tarafından defalarca engelleniyor ya da yaptırımsız kalıyor. 2024 yılında UAD'nin verdiği tarihi danışma görüşünde, İsrail'in işgalinin hukuk dışı olduğu ve derhal sona erdirilmesi gerektiği vurgulandı. Buna rağmen Batılı ülkeler, bu görüşü 'dikkate almaya devam edeceklerini' belirtmekle yetiniyor; herhangi bir somut adım atmıyor. Bu tutum, uluslararası hukukun sadece kağıt üzerinde olduğu algısını güçlendiriyor.
İnsan hakları örgütlerinden sert eleştiriler
Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), yayımladıkları raporlarda Batı'nın bu tutumunu 'çifte standart' olarak nitelendiriyor. Raporlarda, Batılı şirketlerin yerleşimlerde faaliyet gösterdiği ve bu şirketlerin ürünlerinin Batı pazarlarında satıldığına dikkat çekiliyor. HRW, 2023 raporunda en az 24 uluslararası şirketin yerleşimlerdeki ekonomik faaliyetlerden doğrudan kazanç sağladığını ortaya koydu. Söz konusu şirketlere yönelik herhangi bir yaptırım uygulanmaması, Batı'nın insan hakları söyleminin samimiyetini tartışmaya açıyor.
Yerleşimlerin genişlemesi barış sürecini nasıl etkiliyor?
Batı Şeria'daki yerleşimci nüfusu son beş yılda %15 artarak 700 bini aştı. Bu artış, iki devletli çözümün önündeki en büyük engel olarak görülüyor. Yerleşimlerin Filistin topraklarını bölmesi, Filistinlilerin tarım arazilerine erişimini kısıtlıyor ve su kaynaklarının kontrolünü el değiştiriyor. Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi'nin (OCHA) verilerine göre, 2023'te Batı Şeria'da yerleşimci şiddeti olayları bir önceki yıla göre %200 arttı. Filistin halkı üzerindeki bu baskı, bölgedeki şiddet sarmalını derinleştirirken, kalıcı bir barışın tesisini de giderek imkansız hale getiriyor.
Batı'nın gelecekteki tutumu ne olacak?
Uzmanlar, Batı'nın mevcut politikasının uzun vadede sürdürülemez olduğunu savunuyor. Artan iç siyasi baskılar ve uluslararası kamuoyunun vicdanı, Batılı hükümetleri İsrail'e yönelik daha sert önlemler almaya zorlayabilir. Ancak şu ana kadar bu yönde somut bir irade gözlenmiyor. Avrupa Birliği'nin bazı üyeleri, İsrail ile ticari anlaşmaları gözden geçirme ve yerleşim ürünlerini etiketleme konusunda adımlar attıysa da bu girişimler kapsam ve yaptırım gücü açısından sınırlı kalıyor. Batı'nın tarihsel sorumluluğu, İsrail'in güvenlik kaygıları ile Filistin halkının meşru hakları arasında denge kurmayı gerektiriyor. Ancak mevcut tablo, dengenin çoktan bozulduğunu ve Batı'nın bu bozulmada pay sahibi olduğunu gösteriyor.
Sonuç olarak, Batı'nın İsrail yerleşimlerine yönelik tutumu, sadece Filistin meselesinin değil, aynı zamanda uluslararası hukukun ve insan hakları normlarının geleceğinin de bir testi niteliğinde. Sessizlik ve eylemsizlik, işgalin sürmesini kolaylaştırıyor. Bu nedenle, Batı'nın söylemleri ile politikaları arasındaki tutarsızlığı aşması, barış umudunun yeşermesi için kritik önem taşıyor. Aksi takdirde, yerleşimler sadece haritalarda değil, Filistin topraklarının geleceğinde de kalıcı bir leke olarak varlığını sürdürecek.