Şair İsmet Özel, 1990'ların ortalarında yazdığı bir dizede, "Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız" diyerek bireyin hayatının başkalarının deneyimleriyle şekillendiğini vurgulamıştı. Aradan geçen çeyrek asırda, dijital devrimle birlikte bu ifade farklı bir anlam kazandı: Artık başkalarının hayatıyla başlamıyor, adeta onların hayatıyla imha oluyoruz. Sosyal medya platformlarında sergilenen performans aşklar, idealize edilmiş yaşamlar, başkalarının mutluluk gösterileri, kendi gerçekliğimizi gölgeliyor ve sevgilerimizi olgunlaşmadan çürütüyor. Bu yazı, söz konusu olgunun toplumsal ve psikolojik boyutlarını ele alıyor.
Sosyal Medyanın Gölgesinde Aşk ve Kimlik
Sosyal medya, bireylerin kendilerini ifade ettiği, beğeni ve onay aradığı bir sahneye dönüştü. Instagram, TikTok, Twitter gibi platformlarda paylaşılan fotoğraflar, videolar ve metinler, çoğu zaman gerçek hayatın kusurlarını gizleyen birer vitrin işlevi görüyor. Özellikle aşk ve ilişkiler, bu vitrinde sergilenen en önemli unsurlardan biri. Çiftler, mutluluklarını kanıtlamak için sürekli paylaşım yapıyor; tatiller, yemekler, hediyeler, romantik anlar... Ancak bu performans, ilişkilerin derinliğini ve samimiyetini zedeliyor. Başkalarının "mükemmel" ilişkilerini gören bireyler, kendi ilişkilerindeki sorunları daha da büyütüyor, kıyaslama sonucu mutsuzluk artıyor. Uzmanlar, bu durumun "sosyal medya depresyonu" olarak adlandırılan bir olguyu tetiklediğini belirtiyor.
Öte yandan, sosyal medyanın sunduğu sanal kimlikler, gerçek benlik ile ideal benlik arasında uçurum yaratıyor. Bireyler, beğeni almak için olduklarından farklı görünmeye çalışıyor, zamanla kendi öz değerlerinden uzaklaşıyor. Bu durum, özellikle gençler arasında kimlik karmaşasına ve özgüven sorunlarına yol açıyor. Psikologlar, sürekli başkalarının hayatını izlemenin, bireyin kendi yaşamını yetersiz görmesine neden olduğunu vurguluyor.
Başkalarının Hayatıyla İmha Olan Hayatlar
İsmet Özel'in dizelerindeki "başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız" ifadesi, aslında bireyin hayatının başkalarının deneyimleriyle şekillendiğini anlatır. Ancak günümüzde bu etki, pasif bir başlangıçtan öte, aktif bir yıkıma dönüşmüş durumda. Sosyal medyada sürekli başkalarının hayatını izleyen birey, kendi hayatını yaşamak yerine başkalarının hayatını tüketiyor. Bu tüketim, beraberinde "ölü taklidi yapan" bir varoluşu getiriyor. Birey, kendi duygularını, arzularını, hatta aşklarını başkalarınınkine göre şekillendiriyor. Sonuç: Olgunlaşmadan çürüyen sevgiler, yarım kalan hikâyeler, tatmin edilemeyen beklentiler.
Bu noktada, sosyal medyanın ekonomik ve siyasi boyutları da göz ardı edilmemeli. Platformlar, kullanıcıların dikkatini çekmek için algoritmalarını sürekli optimize ediyor; beğeni, yorum ve paylaşım sayıları birer statü göstergesi haline geliyor. Bu durum, bireyleri daha fazla paylaşım yapmaya, daha çok beğeni toplamaya teşvik ediyor. Kapitalist sistem, bu arzuyu sömürerek reklam gelirlerini artırıyor. Dolayısıyla, sosyal medyada sergilenen hayatlar, aslında birer meta haline geliyor. Bireyler, kendi hayatlarını satılık bir ürün gibi sunarken, farkında olmadan kendilerini de tüketiyor.
Siyasi ve Toplumsal Yansımalar
Sosyal medyanın yarattığı bu kimlik krizi, siyasi alanda da yansımalarını buluyor. Liderler, sosyal medya üzerinden kitlelere ulaşırken, çoğu zaman gerçeklikten kopuk bir imaj çiziyor. Seçmen, bu imajlara göre karar veriyor; ancak bu kararlar, derinlemesine bir analizden yoksun oluyor. Popülizm, sosyal medyanın hızına ayak uydurarak yayılıyor. Toplumsal hareketler, hashtag'ler üzerinden örgütleniyor; fakat bu hareketlerin kalıcılığı sorgulanıyor. Başkalarının hayatıyla şekillenen bir toplum, kendi gerçekliğini kaybediyor. Bu da siyasi istikrarsızlığı ve kutuplaşmayı beraberinde getiriyor.
Sonuç olarak, İsmet Özel'in yıllar önce dile getirdiği "başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız" tespiti, bugün "başkalarının hayatıyla çürüyor hayatlarımız" halini almış durumda. Sosyal medya, hayatlarımızı zenginleştirmek yerine, onları sığlaştırıyor, taklitleştiriyor ve nihayetinde çürütüyor. Bu döngüyü kırmak için bireysel farkındalık kadar, toplumsal ve siyasi düzeyde de adımlar atılması gerekiyor. Aksi halde, başkalarının hayatıyla başlayan hikâyemiz, yine başkalarının hayatıyla son bulacak; ama bu kez kendi özümüzü kaybederek...