İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, yıllardır siyasi platformunun merkezine yerleştirdiği ‘düşmanlarla çevrili İsrail’i koruyabilecek tek lider’ imajını yeniden canlandırmaya çalıştı. Ancak konuşmanın hemen ardından ülkesine dönmek zorunda kalan Netanyahu’yu, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın düzenlediği saldırıların yarattığı siyasi deprem ve artan istifa çağrıları bekliyor. Saldırıların üzerinden aylar geçmesine rağmen İsrail kamuoyunda “sorumluluk” tartışması dinmedi; Netanyahu’nun siyasi geleceği, hem iç koalisyondaki çatlaklar hem de uluslararası arenadaki yalnızlık nedeniyle her zamankinden daha belirsiz.
BM kürsüsünde imaj tazeleme çabası
Netanyahu, BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasında İran’ı ve bölgesel aktörleri hedef alarak İsrail’in güvenliğinin kendisi için pazarlık konusu olmadığını vurguladı. Bu konuşma, onun siyasi kariyeri boyunca sıklıkla başvurduğu bir stratejinin devamı niteliğindeydi: dış tehditleri öne çıkararak iç siyasetteki sorunları gölgede bırakmak. Ancak 7 Ekim saldırıları, bu stratejinin artık eskisi kadar işlemediğini gösteriyor. Saldırıların ardından İsrail istihbaratının ve güvenlik birimlerinin büyük bir başarısızlığı olduğu ortaya çıktı; halk, bu felaketin sorumlularının hesap vermesini talep ediyor. Netanyahu ise sorumluluğu üstlenmek yerine geniş bir soruşturma komisyonu kurulmasını ertelemekle eleştiriliyor.
İç siyasette artan baskı
7 Ekim sonrası İsrail’de savaş kabinesi kuruldu ve muhalefet lideri Benny Gantz gibi isimler acil durum hükümetine katıldı. Ancak bu birlik görüntüsü kısa sürede dağıldı. Gantz’ın haziran ayında hükümetten ayrılması, Netanyahu’nun yalnızca aşırı sağcı partilere dayanan bir koalisyonla yoluna devam etmesine yol açtı. Bu durum, hem Gazze’deki savaşın yönetimi hem de esir takası müzakereleri konusunda Netanyahu’nun elini zayıflattı. Ayrıca, yüz binlerce İsrailli’nin katıldığı protestolar, erken seçim talebiyle sokaklara taştı. Anketler, Netanyahu’nun partisi Likud’un oy oranının ciddi şekilde düştüğünü gösteriyor; buna karşın eski Savunma Bakanı Gantz’ın partisi önde gidiyor.
7 Ekim dosyası ve hukuki riskler
Netanyahu’nun karşı karşıya olduğu en büyük tehditlerden biri, 7 Ekim saldırılarının ardından açılan soruşturmalar. İsrail Devlet Denetçisi’nin başlattığı inceleme, istihbarat ve operasyonel hataları mercek altına aldı. Ayrıca Netanyahu’nun yolsuzluk davaları da devam ediyor; bu davalar nedeniyle başbakanlık koltuğunda kalması hukuki olarak tartışmalı hale gelebilir. Bazı hukukçular, 7 Ekim dosyasının Netanyahu’nun siyasi kariyerini sonlandırabilecek bir ‘dönüm noktası’ olduğunu savunuyor. Öte yandan, Netanyahu’nun iktidarda kalmasını sağlayan koalisyon ortakları, ateşkes anlaşmalarına ve esir takasına karşı çıkarak hükümeti ayakta tutuyor; bu da erken seçim ihtimalini zayıflatıyor.
Uluslararası alanda yalnızlık
Netanyahu’nun BM’deki konuşması, birçok ülke tarafından soykırım suçlamaları ve insani kriz nedeniyle protesto edildi. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Netanyahu hakkında yakalama kararı çıkarma ihtimali, İsrail’in diplomatik izolasyonunu daha da derinleştirebilir. ABD yönetimi, İsrail’e verdiği desteği sürdürse de, Netanyahu’nun savaş sonrası Gazze planı konusunda Washington ile anlaşmazlıkları bulunuyor. Bu durum, Netanyahu’nun ‘dünyaya meydan okuyan lider’ imajını sürdürmesini zorlaştırıyor; zira artık sadece düşmanlarla değil, müttefikleriyle de karşı karşıya.
Sonuç: Siyasi belirsizlik ve olası senaryolar
7 Ekim dosyası, Netanyahu’nun siyasi sonunu getirir mi sorusu, İsrail siyasetinin en kritik başlığı haline gelmiş durumda. Kısa vadede Netanyahu’nun koltuğunu koruması, koalisyon ortaklarının desteğine ve savaşın gidişatına bağlı. Ancak kamuoyu baskısı, yargı süreçleri ve uluslararası baskılar, onun siyasi ömrünü kısaltabilir. Erken seçim olması halinde anketler Netanyahu’nun kaybedeceğini gösteriyor; fakat İsrail siyasetinde sürprizler her zaman mümkün. Netanyahu, kariyeri boyunca birçok kez ‘siyasi ölüm’den döndü; bu kez de benzer bir manevra yapıp yapamayacağı, önümüzdeki aylarda netleşecek. 7 Ekim, sadece bir güvenlik krizi değil, aynı zamanda İsrail’in siyasi dengelerini kökten sarsan bir dönüm noktası olarak tarihe geçti.