Siyaset sahnesinde son altı yıldır süregelen tartışmalar, “at izi it izi” deyimini adeta günlük yaşamın bir parçası haline getirdi. Muktedir ve sözde muhalif siyasetçilerin 7/24 laf salatası yapması, yapamaması, derinlemesine analiz edildiğinde, ortaya çıkan tablo Türkiye siyasetinin geldiği noktayı gözler önüne seriyor. Bu deyim, siyasetin lafta kalan yüzünü, gerçeklerden kopukluğunu ve toplumsal fayda üretmekten uzaklaşan yapısını eleştirmek için sıkça başvurulan bir metafor haline geldi.
Siyasi Söylemde Altı Yılın Bilançosu
2018’den bu yana Türkiye siyaseti, ekonomik kriz, pandemi, doğal afetler ve seçimler gibi birçok kritik süreçten geçti. Ancak bu süreçlerde üretilen siyasi söylem, çoğu zaman somut çözümlerden ziyade birbirini suçlama ve günü kurtarma üzerine kuruldu. İktidar kanadı, “beka” ve “dış güçler” söylemini öne çıkarırken, muhalefet ise “adalet” ve “ekonomi” vurgusuyla kitleleri mobilize etmeye çalıştı. Her iki tarafın da ortak noktası, uzun vadeli ve uygulanabilir politikalar yerine kısa vadeli polemiklerle gündemi meşgul etmek oldu. Bu durum, “at izi it izi” deyiminin tam da merkezinde yer alan, birbirine karışmış ve ayırt edilemez hale gelmiş bir siyasi iklimi işaret ediyor.
Altı yılın sonunda, siyasetçilerin sık sık dile getirdiği “milletin sesi” olma iddiası, pratikte yerini parti çıkarlarına ve kişisel hesaplaşmalara bıraktı. Kamuoyu araştırmaları, vatandaşların siyasetçilere olan güveninin her geçen yıl azaldığını gösteriyor. Siyasi partilerin üye sayılarındaki düşüş, gençlerin siyasete ilgisizliği ve seçimlere katılım oranlarındaki dalgalanmalar, bu güven kaybının somut göstergeleri olarak öne çıkıyor. Siyaset kurumu, kendi içindeki bu erozyonu durdurmak yerine, günlük tartışmalarla meşgul olmayı tercih ediyor.
Laf Salatası ve Gerçekler Arasındaki Uçurum
“At izi it izi” deyimi, aslında birbirine karışmış, ayırt edilmesi güç durumlar için kullanılır. Siyasette bu durum, söylemlerin içinin boşaltılması ve eylemlerin söylemlerle uyumsuzluğu olarak tezahür ediyor. Örneğin, iktidar partisi yetkilileri ekonomideki olumlu gidişattan bahsederken, halkın büyük bir kısmı geçim sıkıntısı çekiyor. Muhalefet ise iktidarın başarısızlığını dile getirirken, kendi çözüm önerilerini somutlaştırmakta zorlanıyor. Bu durum, siyasi tartışmaların gerçek hayattan kopuk bir zeminde yürütüldüğünü gösteriyor. Siyasetçilerin 7/24 ekranlarda boy göstermesi, sosyal medyada gündem oluşturması, ancak sahadaki sorunlara dokunmaması, “laf salatası” eleştirisini haklı çıkarıyor.
Siyasi iletişim uzmanları, bu durumun seçmen nezdinde ciddi bir yorgunluk yarattığını belirtiyor. Sürekli aynı argümanların dolaşımda olması, yeni fikirlerin ve politikaların önünü tıkıyor. Özellikle genç seçmen, siyasetin bu kısır döngüsünden uzaklaşarak farklı arayışlara yöneliyor. Sivil toplum kuruluşları ve bağımsız inisiyatifler, siyasetin bu boşluğunu doldurmaya çalışsa da, karar alma mekanizmalarındaki etkileri sınırlı kalıyor.
Altı yıllık süreçte, siyasi partilerin birbirine karşı kullandığı dilin sertleşmesi, toplumsal kutuplaşmayı da derinleştirdi. “At izi it izi” deyimi, bu kutuplaşmanın bir sonucu olarak, tarafların birbirini anlamaktan ve ortak zemin bulmaktan uzaklaştığını ifade ediyor. Siyaset bilimciler, kutuplaşmanın demokrasiye olan güveni zedelediğini ve uzlaşı kültürünü zayıflattığını vurguluyor. Bu ortamda, siyasi aktörlerin sorumluluk alması ve retorikten eyleme geçmesi gerekiyor.
Toplumsal Beklentiler ve Siyasetin Geleceği
Halkın siyasetten beklentisi, daha fazla iş, aş, adalet ve özgürlük gibi temel konularda somut adımlar atılması. Ancak altı yılın sonunda, bu beklentilerin karşılanması bir yana, siyasi gündem sürekli olarak yapay krizlerle meşgul edildi. Örneğin, ekonomik veriler tartışılırken, çözüm önerileri yerine karşılıklı suçlamalar öne çıktı. Pandemi döneminde sağlık politikaları, bilimsel veriler ışığında değil, siyasi hesaplarla şekillendirildi. Doğal afetlerde ise yardım koordinasyonu ve sorumluluk tartışmaları, asıl ihtiyaç olan hızlı ve etkin müdahalenin önüne geçti. Tüm bu süreçler, “at izi it izi” deyiminin siyasi arenadaki karşılığını somutlaştırıyor.
Siyasi partilerin tabanlarına bakıldığında, seçmenlerin bir kısmı hâlâ partilerine bağlılık gösterirken, önemli bir kısmı ise “hiçbiri” seçeneğine yöneliyor. Bu durum, mevcut siyasi yapının temsiliyet krizini gözler önüne seriyor. Siyasetçilerin bu krizi aşmak için öncelikle kendi iç hesaplaşmalarını yapmaları, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim anlayışını benimsemeleri gerekiyor. Aksi halde, “at izi it izi” tartışması daha uzun yıllar devam edecek gibi görünüyor.
Sonuç olarak, altı yıllık siyasi tablo, Türkiye’nin kronikleşen sorunlarına çözüm üretmek yerine, günlük polemiklerle gündemi meşgul eden bir siyaset anlayışını ortaya koyuyor. Muktedir ve muhalif siyasetçilerin laf salatası, halkın gerçek sorunlarına dokunmadıkça, “at izi it izi” deyimi siyasetin içini boşaltan bir metafor olarak hafızalarda kalacak. Siyasetin yeniden güven kazanması için söylemden çok eyleme, polemikten çok politika üretmeye ihtiyaç var. Bu noktada, sivil toplumun ve medyanın rolü de büyük önem taşıyor; çünkü sağlıklı bir kamuoyu, ancak gerçeklerle yüzleşen ve çözüm odaklı bir siyasi iklimde oluşabilir.